nereden başlamalıyım kestiremiyorum,,, ilk defa okuduğum bir kitapta favorim diyebileceğim bir karakter yok. gizli tarih’i tek cümle ile özetlemek zorunda kalırsam, hiçbir şeyin dışarıya sunulduğu gibi olmadığına kanıt olarak yazılmış olduğudur.
biraz konusuna gireceğim. ana karakterimiz richard henüz başladığı üniversitede (hampden koleji) yunan dili ve edebiyatı okuyacaktır. kendisine tuhaf ve aynı zamanda ilgi çekici bir olayla karşılaşır; bu üniversitedeki bir profesör (julian morrow) eğitimleri boyunca yalnızca beş öğrenciye tek başına ders veriyordur. öğrencileri de en az kendi hocaları kadar garip olan bu beş öğrenci; henry, edmund, camilla, charles ve francis’tir. profesör julian’ın öğrencileri için koyduğu katı kurallar da vardır elbette. kendisi dışında kimseden ders almayacak, kendisi dışında kimse ile görüşmeyeceklerdir üniversiteden. ne yapıp edip bu gruba katılmayı aklına koyan ana karakterimiz richard, bir şekilde julian’dan ders alabilmeyi becerir ve bu beşli gruba dahil olur. (binbir yalan ve çabayla tabii) bu grup sonrasında beraber cinayete karışacak ve kaderlerini de birbirlerine dolayacaktır.
doğuştan kibirli ve burunları havada olup, diğer öğrencilerle ilişkisini kesmiş bu beşli, richard ile anlaşabilecek mi? aralarında neler olacak?
-
eleştiri (bazı yerlerde spoiler içerir.)
richard.. gerçekten bir karakter bu kadar kendisinin farkında olup da kendini aşağılayamazdı. zeki, aklını kullanabilen, nerede nasıl davranmasını bilen, gayet refleksleri ile arası iyi olan biri neden kendini kitap boyunca kullandırır? 600 küsur sayfa boyunca elemanı dinledik ama kendisi hakkında yine en az şey bildiğimiz kişi yine richard. ailesi ve geçmişi hakkında toplam iki-üç cümle anca kurmuştur, neyse buralara girmeyeceğim. (yoksa çıkamam)
başlarda gruba katılabilmek için kırk takla atıp kendini diğerleri gibi soylu gösterme uğruna yapmadığı şey kalmadı. bu da richard karakterinde soğumaya başladığım ilk anlara tekabül ediyor. sonradan bazı olaylara karşı bu kadar donuk, kayıtsız kalması da kafayı yedirtmişti. sonra fark ettim ki richard zaten başından beri böyleydi. ailesi ile kopukluğu, hatta sürekli yalnızlığı dile getirmesi. (kötü anlamda değil kesinlikle, yalnız kalmaktan hoşlanıyordu.) ama bazı kısımlarda diğerleri kadar zalim olmadığı da gözler önüne seriliyordu. mesela edmund’un ailesinden küçük bir çocuğu yalnız başına gördüğünde endişe duyması ve yardım için yanına girmeye çalışması. (tabii bu gerçek değildi ama önemli olan yardım etmeyi düşünmesi.) bazıları richard’ı diğerlerine göre daha sempatik bulabilir ama buna da katılmıyorum. hiçbir karakter saf iyi değildi, onun açısından hikâyeyi dinlediğimiz için richard iyi gelebilir sadece.
gelelim kendisini kullandırttı dediğim yerlere. başından beri diğerlerine insanüstü gibi bakıyor, içten içe imreniyordu. ‘onlar gibi olmalıyım, onlar gibi giyinmeliyim, daha kaliteli takılmalı, daha iyi mekanlara gitmeliyim’ üzücü yanı da, karakterleri o kadar romantize etmişti ki; biri kalkıp elli kişiyi öldürse ve richard bunu bize aktarsa, o kadar şiirsel şekilde söylerdi ki eline sağlık demekten başka bir şey diyemezdik karaktere herhalde. sonuna kadar diğerlerine akıl verip, yardımcı oldu. henry konusunda hele.. her dediğini yapması sonunda kafasına dank etmiş olacak ki en sonunda patlamıştı. belki de en sevdiğim kısım o zamanki tepkisi olabilir. buraya da bırakayım, diğer karaktere geçeyim. “beni daha da öfkelendiren şey bütün bunların diğerlerinin umurunda bile olmamasıydı. onlar için hiçbir şey fark etmeyeceğini biliyordum. okulu bir dönem uzatsalar ne olacaktı ki sanki? mezun olamasalar, eve dönmek zorunda kalsalar ne olacaktı? en azından onların dönebilecekleri evleri vardı. onların vakıf hesapları, devasa harçlıkları, kâr payı çekleri, üzerlerine titreyen büyükanneleri, nüfuzlu amcaları, sevgi dolu aileleri vardı. üniversite onlar için yolun üstündeki ara bir duraktan, bir gençlik eğlencesinden başka bir şey değildi. oysa benim elimdeki tek şanstı. ve bu şansı boşa harcamıştım.” (syf. 606)
henry karakteri richard’ın da kitapta bir yerde bahsettiği gibi genlerine sanki soğukluk özenle yerleştirilmiş gibiydi. aynı zamanda çok manipülatif bir karakterdi. kitap boyunca anlaması en zor karakter de bana hep henry gibi geldi. mesela richard mı akışta, francis mi, charles ya da camilla mı? tamam birader bu kesin bu tepkiyi verir der ya insan. bunda o yok. ne der ne yapar asla kestiremedim. sonlara doğru da bu düşüncem kendini bayağı kanıtladı desem yalan olmaz. hakkında kesin olarak düşündüğüm tek şey paranın verdiği o rahatlık. richard ile konuşmalarının birinde, richard aya ayak basan adamdan falan bahsediyordu. paşamın bundan bile haberi yok. öyle bir soyutlanmışlık var ki kendisinde. dünya yansın benim param var her şey hallolur kafasında, ki haksız da değil kendince. gittiği her ortamda o kadar kayırılıp el üstünde tutuluyor ki, adamlar cinayet hakkında sorguya çekiliyor. (henry ve charles) henry, bunun hakkında kendisine ne kadar iyi davrandıklarını, kahvaltı bile ikram ettiklerini söylerken; charles, ecel terleri döktüğünü, adamların kendisine nefes aldırmadığını söylüyor. kitapta bile insanlar sınıflara göre muamele görüyor. :) baba figürü olarak julian’ı tahta oturtmuştu. julian tarafından da terk edilince iyice depresif bir ruh haline büründü. tabii edmund da var. elbette sorunları olabilirdi pekâlâ ama karşısına böyle bir çözümle çıkması o kadar mantıksızdı ki. (güya mantıklı bir insansın?) baştan aşağı haksız bir karakter, nereden baksan elinde kalıyor. zeki ve soğuk diye hayranlık besleyenleri de asla anlayacağımı sanmıyorum.
edmund, gerçekten bana okurken kafamı duvarlara sürtme isteğini getiren bir tipleme. bu kadar gıcık, sevimsiz, cahil, sığ düşünceli, açgözlü, doyumsuz, paragöz, boş boğaz, yapışık olmak büyük bir takdiri hak ediyor. gerek homofobik söylemleri, gerek hakkı olmadığı hâlde milletin - henry - parasına çökme (ve bu konuda yüzsüz ısrarına sahip olması), kadınları - sevgilisi ve camilla da dahil bunlara - erkeklerden küçük görmesi, başkalarını olup olmadık yerde utandırmaya çalışması beni kendinden tiksindirdi yeterince. yine de başına gelenleri hak ediyor muydu? kesinlikle hayır. bunu kimse hak etmez. ama dediğim gibi, gerçek hayatta bu tiple karşılaşsam - günümüzde fazlasıyla karşılaşıyorum zaten - yüzüne bile tükürmem. aynı ortamda kalmak zorunda olursak da gece gündüz tartışırdık büyük ihtimalle.
francis, bazı durumlardaki tepkilerin olmasa, onları kitaptan çıkarsak ne de güzel sevilirdin be kardeşim. ama o kadar göz ardı edilemeyecek bir empati yoksunluğu vardı ki sende de. (diğerleri kadar olmasa da.) işledikleri cinayetin ardından henry ile konuşması hâlâ aklımdadır. ‘çok kötü bir şey yaptık, utanılası bir şey, çok kötü hissediyorum’ tarzında bir şeyler söylüyordu. ne kadar mutlu olmuştum, insanmış meğer demiştim. taa kiii, henry de hapishaneye girmek kadar kötü değil dediğinde, evet o kadar da kötü bir şey değil demiş ve kendi karakterini yine gözler önüne sermişti. hapishaneye gireceğine rahat rahat hayatına bak tabii paşam.
charles nefretim de apayrı. gerçi en azından francis’e o kadar da dolu değilim ama charles çok başka bir operasyon çocuğuydun be. camilla ile olan ensest ilişkisin mi desem, francis’in sana karşı duyguları olduğunu bile bile çocukla yatıp yatıp hiçbir şey olmamış gibi davranman mı desem, henry’i eleştirip ondan aşağı kalır yanın olmadığını mı desem? hangisinden başlasam elimde kalırsın. beş para etmezsin kısacası. richard’a dostum deyip beş saniye sonrasında tam tersi davranman kitapta saf kötü olduğunu doğruladığım yer resmen.
camilla karakteri koca bir boşluk. henry’e aşık mı bilinmez, charles ile arasında kendi rızası var mı bilinmez, gördüğü şiddet ne zamandır var bilinmez, kitabın sonunda richard’ın teklifini henry’e aşığım diyerek reddediyor ama aşık olduğuna da inanmak için hiçbir sebep yok. sonradan henry’nin cenazesine katılmıyor mesela? yine diğerleri gibi empati yoksunu bir karakter. en az diğerleri kadar suçlu. kendine has hiçbir özelliğe girilmemiş kitapta. güya richard’ın gözünden bakıyoruz hikayeye ve güyaaa richard kızımıza âşık ama kendisi hakkında hiçbir şey yok elle tutulur. anca görünüşünden bahsedip durdu. güzel yüzü, bilmem ne saçları falan. kanka kızın en sevdiği renk ne, favori yazarı kim falan hani? bu da erkekler için kadınların genel olarak ne ifade ettiğini çok güzel anlatıyor bence aslında. richard gruba girdi, gruptaki tek kız camilla idi. ulaşılmaz geldi, dış görünüşünü beğendi ve kendisini âşık ilan etti. kız hakkında hiçbir şey bilmemesine rağmen, evet. richard ile kitapta o kadar varsınız ama yoksunuz ki. keşke diyorum kitabı richard değil de, camilla’nın ağzından dinleyebilseydik. hem henry ile olan ilişkisi hem de charles ile isteyerek mi oluyor arasındakiler yoksa istemeyerek mi? en önemli kısımları kaçırmazdık ve daha tatmin edici olurdu okurlar açısından.
bayağı uzun oldu, profesöre ve yan karakterlere falan da girerdim ama onlara pek de bir şey kalmıyor zaten. ana karakterler bile bu kadar hayaletken onlardan bahsetmek tuhaf olurdu. yazarın Donna Tartt kalemini çok beğendim bu arada, diğer kitaplarına da fırsat bulunca bakacağım.