İbrahim Baz 1966’da Kahramanmaraş-Göksun’da doğdu. Dörtyol İmam Hatip Lisesi (1987) ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden (1992) mezun oldu. Abdulhakim- Avrâsî hakkında Yüksek Lisans (1996) ve Abdülehad Nûrî-i Sivâsî hakkında doktora yaptı. 2006-2007 yıllarında Bakü İslam Üniversitesi’nde misafir öğretim üyeliği yaptı. 1992 yılında MEB’de başladığı memuriyet görevini değişik kademelerde 2010 yılına kadar sürdürdü. 2010 yılında Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde göreve başladı. Halen aynı üniversitede Tasavvuf Anabilim Dalı’nda öğretim üyeliği ve Üniversite Genel Sekreterliği hizmetini yürütmektedir.
Eserde kullanılan dilde duru, akıcı ve sade bir ûslup hakimdi. Okurken ben de kendimi olaylar içerisindeymişim gibi hissettim. Eser, yedi nefsin mertebelerinin aşamalarının neler olduğunu ve nasıl olduğunu ‘ben’i yani kendini bulmaya çalışan bir karakter üzerinden ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Eser içerisinde sıklıkla Divan Edebiyatı tasavvuf şairlerinin şiirlerine yer verilmiştir. Okuyucuya kendini sorgulatan, derin düşüncelere daldıran, ilahi aşka ulaşmada nefis terbiyesinin ne derece önemli olduğunu belirten cümlelere yer verilmiştir.
Eserde ‘Ölmeden önce ölmek’ şeklinde bir cümle geçmişti. Ölmeden ölebilmek nefsi hapse koymaktır. Bizlerin kurtuluşu için nefsi terbiye ve terbiyeciye ihtiyacı vardır. Ölmeden önce ölmek, ruhumuzu Allah’a ulaştırmaktır. Yani ikilikten kurtulup birliğe ulaşmaktır. Bizler hesaba çekilmeden, kendimiz hesaba çekmeliyiz. Gün, gece başlar ve gündüzün evvelidir. Gece ölüm, gündüz diriliştir. Bu ölüm, ‘ölmeden önce ölmenin adıdır.’. ‘Kimseyi görmeden, herkesi görenin huzurunda duruyorlar.’ Eserdeki karakter, bilgisinin onlardan fazla olduğunu ve onları gecenin bir vakti Allah’ın huzuruna kaldıran ile beni kaldıramayan ne idi? diye aklından geçirdi. Onlar hâl sahipleriydi. Ve ‘ben’ i iyi tanıyorlardı. Onların bilgisi kendilerini imana götüren bilgidir. Eğer bilgimiz bizleri imana götürmüyorsa inkara kapı açıyor demektir. ‘Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz’ hadisi beni düşündürdü. Bizler ne ile hâllendiğimize, yediğimize, içtiğimize, giydiğimize dikkat etmeliyiz. Farkına varmasak bile aslında bunlara yavaş yavaş dönüştüğümüzün farkına varmalıyız ve ona göre hayatımızı idame ettirmeliyiz. Nefis sahibi kişi, kesesine ne koyduğuna dikkat etmelidir. Eğer bu keseleri kötü amellerle doldurursa bir müddet sonra kalp paslanmaya başlar. Kitapta da denildiği gibi kalp sadece kan pompalamaz. Bizleri yaratanı ve yaratılanları sevmek gibi vazifeleri de vardır. Bizler bu sevgiyi her daim diri tutmalıyız. Sevgi olmadığı sürece iyiyi göremeyiz. Kötü ile hâlleniriz. Bunun neticesinde gönül gözlerimiz görmez olur. Nefislerimize yenilmiş olup kurtuluşa eremeyiz. Bizler nefislerimize yenilmeyip bir şeylere ‘hayır’ diyebilmeliyiz. Bu ‘hayır’ bir duruştur, direniştir. Hangi safta olduğumuzun göstergesidir. Eserde de denildiği gibi itaattir, tevbedir. Hocamız bir konferansında şöyle bir cümle söylemişti ‘Nefse tat verip ruha azap veren şey senin helakindir, nefse azap verip ruha tat veren şey ise senin kurtuluşundur.’ Bizler yaşamımızı idame ettirirken bu cümleyi hayatımızın merkezi yapmalıyız. Nefsin bizlere verdiği tat dünyalıktır. Bu nefsi ilahlaştırmamalıyız. Ne ile hâllenirsek ona dönüşürüz. Hak ile meşgul olmazsak batıl bizi işgal eder. Buna izin vermeden dünyevi hâllerden kendimizi temizlemeliyiz. Ama önce kalpten yani ana kaynaktan başlamalıyız. Çünkü kalpten çıkmadan kafadan çıkmaz. Nefsimizdeki bu kötülüklerden arındıkça sadece ‘ben’i değil etrafımızdaki insanlarında farkına varmış oluruz. Nefsin bize değil bizlerin nefis üzerinde üstünlük sağlaması gerekmektedir. Nefis duvarı yıkılmadan marifet duvarı hasıl olmaz. Kitapta tasviri yapılan edebiyat öğretmeninin ‘yalnız okuyup okutmamış, aynı zamanda anlamış ve yaşatmıştı.’ Bu cümle düşündürücü bir mahiyete sahiptir. Nasıl ki edebiyatın edebini elbise gibi giymişse, biz Müslümanlar da iman elbisesini giymeliyiz. ‘Dünya da zahid olmadan ahirette halid olunmuyormuş.’ cümlesi beni üzerinde düşünmeme sevk etmişti. Dünyada bize ayak bağı olan şeylerden vazgeçmedikçe sonsuz mutluluğa erişemeyiz. Yani dünyalıklardan kendimizi arındırmalıyız. Kitapta anlatılanların özü, maksadı tekti o da kendini yani ‘ben’i bulmaktı.