İnsanın bu denli zayıf, aciz ve muhtaç yaratılmış olması, engin bir hakikatin kapısını aralayan bir sahnedir. Bu hakikat, insanın yaratılış vazifeleriyle ilgilidir. Şöyle ki insanın büyük görevi dua ile şükürdür. Dua ve şükür insan fıtratının en üst gereklerindendir. İnsanın güneşin doğmasına ihtiyacı var ama bunu gerçekleştirecek bir gücü yok dünyanın dönüşüne ihtiyacı var fakat bunu sağlayabilecek bir kudreti yok yağmurun yağmasına ihtiyacı var ama bulutlar üzerinde bir iradesi yok, yediği yemeğin bedeninde geçirdiği işlem aşamaları üzerinde bir tesiri yok. Binde bir, yüz binde bir, milyonda bir etkisi olduğu böylesi bir yaşamda insanın gerçek rolü elbette dua ve şükürdür. ihtiyaçlarının binde birini bile eli uzanmayan karşılaştığı tehlikelerinin en küçüğüne bile gücü yetmeyen bir varlığın mecburi istikameti zaten dua ve şükürdür. Yağmurun vakti belirsizdir o sebeple insan yağmurun uzun süre yağmayışı karşısında acziyet duyar ve duaya yönelir. Yağmur yağdığında ise duadan şükre geçiş yapar fakat güneş sabit öngörülür kanunlarla yönetildiği için bu kişide dua ve şükür hislerini tetiklemez. güneş doğsun diye dua edenlere pek rastlanmaz ve doğuşuna da çoğunlukla şükredilmez. İşte acziyet ve muhtaçlık duyguları insana duasını ve şükrünü parlatmak maksadıyla verilmiştir. Asli vazifesi dua ve şükür olduğundan insanın yaşam içerisinde sıkıntılar ve zorluklarla karşılaşması gayet münasiptir. İnsana hiçbir sistem tarafından çözülemeyen bir türlü sona ermeyen acz ve muhtaçlık hisleri verilmiştir. İnsanın ilahi dergaha yönelişinin daimi olması içindir bu. Dua ve şükürle el ele yaşaması hedeflenmiş olan insanın Allah katındaki kıymeti de duası ve şükründen kaynaklanmaktadır.