·523 syf.····Okunma: 03 Ağustos 2024 15:49 kitabı bitireli az oldu, üstüne ne desem eksik kalacağını biliyorum. hiçbir kitapta şimdiye dek böyle hissetmedim. açtı içimi, lime lime etti. tarttı adamdan saymadı hiçbir yanımı, kabul göremedim kimseden hiçbir anında. gittikçe kendimden uzaklaştım, kendimi aradım, kayboldum nerenin çıkmazındayım bilemeden. bir insanda bütün bir insanlığın halleri bulunur demişti montaigne, denemeler'de. o halleri gördüm, belki insanlığın bütün hallerini değilse de hallerden bir hal gördüm. oradaki herkesin, aziz'in kimliklerinin, romandaki her kahramanın anca bir insandan cüz ettiğini, şule gürbüz'ün gösterebildiği kadarı olduğunu bilmek bile zihnimin bütün bağlantılarını arapsaçına döndürdü. aziz'in pilavı yiyişinde, marcel proust'un madlen'ini gördüm, kendiliğini, geçmişini, kusurunu ve dolayısıyla mükemmelliğini, babalığını, eksikliğini, evlatlığını yani yokluğunu, eşliğini görünmezliğini ve daha sıralamakla bitirilemeyecek kimliklerinden bir demet vardı. hangisine baksan, yüz çevirmiş gibi, hangisine tebessüm etsen kızgın, hangisinin eline varsan uzatmaya hazır. içinde kendini bulmak dehşet güç, öyle çok kendinden izler var ki, bu kendini bulmayı daha da zorlaştırıyor. kendini bulmak dedikleri, belki kaybetmektir. döke saça ilerlemek, tökezlemek, aksamak, ayak serçe parmağını keskin bir sehpaya çarpmak, kafana pencerenin köşesinin denk gelmesi, yürürken kafana bir tuğlanın ya da iyi ihtimalle belki saksının düşmesi, talihliysen de ağacın altında bir elmanın isabet etmesidir belki. kendini bulmak diye bir şey olmadığına kani olduğum, aramanın keyfini daha çok hissettiğim, içimdeki incelikleri birer birer zayıflık diye elime tutuşturan, kabalıkları kırıp döken satırlar vardı.
kitapta devasa bir kadro var, tek kişilik dev kadro aziz herkesteki hallerden bir yama olarak içimde hissettiğim söküklere bir yol oldu. bitmeyeceğini hissettiren, bitirmek gayesiyle, bulmak niyetiyle bir şeyin imkanını sınırlayan bir hikmeti hatırlattı. belki buna sevinmeliyim, çünkü ancak bilinen bir şey unutulduktan sonra hatırlanabilir. varlığı hatırlattı, unutuluşla da yokluğu. zıtlığı, birliği, insanın içindeki çetrefili. çocukluğu, bilmezliği, ergenliği, inadı, yaşlılığı, kabulü, ölümü, dinginliği ve bir şekilde bize bizi hatırlattı. iyi mi etti kötü mü kararsız da bıraktı. babanın ölümüne müthiş sevindirdi, aziz'in ölümüyle huzura erdirdi. o yediği zeytinlerle, koca bir orman inşaa etti. içtiği sularla gövertti, koyulttu. ben kendimi erzurumda'ki ayçukuru'nda uzlet yerinde iyi hissetmiştim. babanın evinde bile o kadar huzurlu değildim, sanki baba arada çok keyfi giyinir de ben bir yönümle ona sırtımı dönerim, ar eder huzursuzlanırım gibi düşledim kendimi. oysa ayçukuru kadar huzur bulduğum bir diğer yer, aziz'in kırk dokuz seneliğine kiraladığı o ev oldu. o ev benim de evim oldu. ama ben kendimi terasta huzurlu hissettiysem de en çok fazla eşyaların olduğu kiler odasını kendime layık buldum. bir çekyata serilmek, ona kıvrılmak küçülmek, yok olmak, hiç olmak. varlığa gelme ihtiyacında da o çekyatı bütünüyle bedenimle doldurmak, bacağımı kolçağına savurmak, gerinmek, varlığımı ilan etmek için çok ideal buldum. ben varım evet, ancak kimseyi rahatsız etmeyecek kadar ölçüde. varlığımı ilanla, yokluğumu kabulle ve bu huzurla. zaten saadet biraz da kabul görmektir, rahatsızlık vermeden, incelik gösterip kimseye çarpıp kırmadan, huzurunu bozmayıp elleşmeden geçip gidecek belki birkaç adımlık yer. o adımı kimin adımıyla, kimin adıyla sayıyoruz, varlığını kabule geçiyoruz kanaate varamadığım, hikmetini hissettiğim kalp olarak varsaydığım yerdeyim. sanki insan nereye giderse gitsin o his oradan sökülüp atılamaz gibi gelir bana. bütün dünya, bütün bir kainat, senden razıyız, memnunuz, şükür doluyuz varlığına dese de o çekyat bile çokmuş gibi gelir. içimdeki bu rahatsızlık duygusunu atamamak, susmak için cedelleşmek, konuşmak için son haddine dek kendini genişletmek bir meseleye dönüştü. aziz'i okurken, aziz'i dinlerken, zeytinini yediğinde suyunu uzatırken, nuriye annesi olup ellerini ellerimin arasına alırken, alev olup ona pilavı ısıtırken de hiç içimden geçmeyen bir duygu oldu aziz olmak.
kitaptaki karakterleri tahlile girişemeyeceğim denli uzun ve derin bir incelemeye dönüşmesini istemiyorum. bu kadarının ne kadar değerli olduğunu biliyor, alev'i adil'i, tevhide'yi ve hatta nuhu'yu da ne kadar hayatımdan gördüğümü bu tahlilin kalıntılarıyla da tekrar hatırlayacağım. kitapta öylesine çok tema var ki, hepsini derli toplu yazmak akla muhal. ancak, birçok cümlesi için diyebilirim ki saatlerce konuşulsa az kalır. kendini okuruna açtığı bir kitap oldu. belki sabrı olanla yoldaş olmak istedi şule abla, bilemiyorum. onda bir zor yan buluyorum, sınandığımı, eğer mecalin, gayretin, sebatın yoksa hiç girişmeyelim bu işlere der gibi bir hal sezdiriyor. küçük bir odada müzikleri dinleyip öte yandan saatleri tamir ederken düşündükleri, her bir saat dişlisinden geçip ezilen, işlenen fikirler ve yine onun hislerinin özütünü kokladım, içim bir hoş oldu. başım döndü, okurken gözlerim de çok kanlandı. bazı yerlerinde içli içli ağladım, kimi yerlerinde güldüm. kimisinde kınadım. okurken bile halden hale girdim. şule abla'ya o ölçülü yakınlıkta bulunmama imkan sağlayan bu kitaba, bu vakte ve bütün bunların varlığını vücuda getiren allah'a hamd olsun. hamd, allah demişken, beni etkileyen ve sahiden şimşekler çaktıran bir şeyhlik meselesi vardı, herkesin şeyhi kendine nihayetine vardırılan. aradığımızı mevcutta aramak körlüğünden alıkoyan, uyandıran, şöyle yüzüme bir su çarpıp iki üç tokatla kendine gel dedirten türden yüzümüzü gönlümüzü al al eden, heralde bir hareket meydana gelmiş olacak ki diye sevindiren ama öte yandan da vücudumu karıncalandıran elden ayaktan kesen bir durağanlığa gark etti