·144 syf.····Okunma: 17 Ağustos 2024 07:20 Distopik ve ütopik romanları bu kadar sevmemin sebeplerinden birinin, bambaşka bir toplumsal kabulün içinde nasıl bir insana dönüşeceğime dair duyduğum merak olduğunu yakın zamanda fark etmiştim. Saramago romanlarından birinde, Le Guin'in karakterlerinden biri olarak ne yapacağımı, nasıl davranacağımı, iyilerin mi kötülerin mi safına geçeceğimi hep çok merak ederim, bu merak ve düşüncelerle tamamlarım kitapları.
Bu kitabı okurken, hayatım boyunca sorduğum o sorunun distopik olarak kurgulanmış halini okuyorum gibi hissettim. Bambaşka bir ailede doğsam, nasıl biri olurdum? Nasıl bir hayatım olurdu?
Dünyanın en karamsar insanlarından biri olan ben, yukarıdaki soru nedeniyle kitabın ilk sayfalarından beri gülümseyen bebek Alan ile empati kurup, ortaklıklar yakalarken buldum kendimi.
Yaşama cesaretimizi kim öldürür? Alan ve kendisiyle yaşıt öldüren şeker almaya gelen kızın diyalogları aklımda bu soruyu uyandırdı. Alan'ınkini öldürmeyen zehirli aile yapısı neden şeker alan kızınkini öldürür? Yoksa psikologların bahsettiği gibi doğuştan getirdiğimiz bazı beceriler bizi yaşamaya cesur hale getiriyor olabilir mi?
Özgür irade, intiharın felsefesine dair pek çok soru uyandırmasını beklediğim bu kitap şu ana kadar yalnızca ortak bir dinamiğin, kültürün insanın yaşamı algılayışını ne dereceye kadar etkilediğini merak ettirdi bana.
Tek bir kişinin iyimserliği yeter mi kara bulutları dağıtmaya? Bence kim ve ne kadar cesur olduğuna bağlı. Alan o kadar cesurmuş gibi hissediyorum. Alan'ın benliği, diğerleriyle kurduğu ilişkiyle sarsılmayacak kadar güçlü ve bu nedenle cesur.
Karamsarlığın nemesisi aptal bir iyimserlik midir yoksa bizi karamsarlığa sürükleyecek şeylerle dolu bu dünyada her şeyin farkında olup yine de umut etmek mümkün müdür Alan gibi? Bazı insanlar biz farkında değilken bile yaşamın anlamının eksikliğini ve kötülüğünü bir süreliğine de olsa sandıklara saklamamızı sağlıyor mudur, Alan gibi? Belki de hayatı cesurca göğüslemek için onu sonlandıracak kadar ciddiye almamak hatta hiç ciddiye almamak gerekiyordur Alan gibi. Nazım Hikmet Alan ile tanışsa ne düşünürdü diye merak ettim. Belki de umut, hayatı ve dünyayı hiç ciddiye almadığımızda bize görünür olan bir şeydir.
Aynı pencerelerden farklı hayatlar izlenebileceğini biliyoruz hepimiz. Peki o pencerelerden görünenleri kalbimizin ortasına yerleştirmemiz gerektiğini, duygu ve düşüncelerimize bu kadar güvenmemiz gerektiğini bize kim ya da ne öğretti? Alan'a ve Mösyö Tuvache'ye öğreten aynı şey miydi?
Bizi depresyona iten dünyanın karanlığı mı yoksa o karanlığın içinde erişmesinin güç olduğunu düşündüğümüz ve gıpta ettiğimiz aydınlıklar mı? Çünkü aydınlığı tanımayan karanlığı neden rahatsız edici bulsun? Mösyö Tuvache Alan'ın aydınlığının gerçek olduğuna inandığı ilk an bu nedenle mi düşmüştü depresyon çukuruna? Bildiği dünyanın sonunun geldiğini hissetmek, yeni dünya ne kadar güzel olursa olsun zor geliyor demek ki insana. Bildiğinin, ezberlediğinin yanlış olduğunu fark ettiğinde bilmediğinin verdiği belirsizlik, yeniliğin heyecanını da, neşesini de süpürür. Fark etmek, mutlu olmaya yaramaz bazıları için. Neden?
Yine de bir kere umudun tadını aldığında insan onu bırakmamak, kaybetmemek için her şeyi yapabilir. Alan'ı kurtarmaya çalışırken olduğu gibi.
'Onun yanında yaşam, kemanla çalınan bir ezgi sanki.' Tek bir kişi yeter mi küçük dünyayı değiştirmeye? Ne zaman biter dünyayı değiştirmeye çalışanın görevi? Alan neden bıraktı sargı bezini?
Aklımdan bunlar geçerek okudum bu kısa romanı.