·272 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Temmuz 2024 23:28 Okurken insanı masumiyeti ve samimiyeti ile sıcacık saran, biz tam da bu sıcak örtünün altında gevşemişken, hayatın gerçeklerini ve bu gerçeklerin acımasızlığını hançer gibi böğrümüze peşi sıra saplayan bir roman “Bülbülü Öldürmek“.
Bizi farkettirmeden suçların görgü tanığı yaparken, kendi değerlerimiz ve vicdanımızla da masum bir dille, ama acımasızca yüzleştiriyor Harper Lee. Evrensel bir sorunu, bir grup insanın kendilerini bir grup diğerinden üstün görme sorununu, değerler, gelenekler, inanç, alışkanlıklar ve vicdan temelinde sorguluyor. Ve ne yazık ki, eğer aynayı kendimize tutmaya yeteri kadar cesaretimiz varsa, haksızlığa karşı susan bizlerin de, hayatımızın en azından bir kısmında, ayıpladığımız Alabama’lı bu küçük topluluktan çok da farklı olmadığımızı gösteriyor.
Alabama eyaletinde, Harper Lee’nin çocukluğunu geçirdiği kasabaya yakın ve benzer bir başka kasabada, Maycomb’da geçiyor hikaye. Büyük depresyon yıllarında, 1933-1935 arasında. Küçük anlatıcımız Jean Louise Finch, ağabeyi Jeremy, babası avukat Atticus ve annesi olmayan bu evi çekip çeviren zenci bakıcıları Calpurnia ile geçen günlerini, 6 yaş çocuğunun, gerçeğe buğulu bir perde arkasından bakarmış izlenimi veren o zengin hayal dünyası eşliğinde paylaşıyor okuyucuyla. Yazları ziyaretlerine gelen arkadaşları Dill, evinden hiç dışarı çıkmayan esrarengiz komşuları Boo Radley, bol oyun, bol eğlence, bol azar içeren yıllar bunlar. Çocuk cesareti ve cahiliyeti ile onlar Boo Radley’in esrarını araştırırken, kasaba da beyaz bir genç kızın zenci bir erkeğe yaptığı tecavüz suçlaması ile sarsılıyor. Biz Jean’ın çocuk aklı ile anlayabildiği kadarıyla, biraz da gecikmeli, haberdar oluyoruz konudan ve Jean’ın babası Atticus’un bu zencinin savunmasını üstlendiğini öğreniyoruz.
Bu tutucu Amerika kasabasında bir zencinin, her ne kadar iyi bir işçi, iyi bir aile babası, yardımsever bir genç, ve hatta eli sakat olduğu için hareket kabiliyeti -dolayısıyla suç işleme olasılığı- bariz şekilde kısıtlı biri da olsa, ipten kurtulamayacağını biliyor Atticus. Yine de, kendi kariyerine, hatta neredeyse hayatlarına mal olacak savunmasını, toplumun vicdanına seslenmek ve ders vermek için kullanmak istiyor.
Lee, hikayeyi bir çocuğun masum dili ile aktararak, yaşadığımız gerilimi, merakı ve dehşeti her sayfada arttırıyor. Olayın hikayesi; cahillik, bağnazlık, çaresizlik, kıskançlık, doyurulmamış arzular eşliğinde yavaş yavaş belirirken biz, bu duyguların altında ezilmiş genç bir kızın ifadesi ile, suçlu olmama olasılığı akla dahi getirilmeden, sorgusuz sualsiz ölüme gönderilen zenci genci izliyoruz. Bu yetmemiş gibi, kendilerini ve kendi “değer“lerini her şeyin üzerinde görenler, beyazların onurunu kırdığı için Atticus’a da cephe alıyorlar. Bir zenci söz konusu olduğunda gelenekler ve bağnazlığın, doğrunun ve adaletin önüne geçtiği bu dehşet ortamı, içimizi titretiyor.
Harper Lee’nin esrarlı Boo Radley’i, bir koruyucu melek gibi monte ediliyor hikayeye. Çocuklar roman boyu onu ararken saklanıyor, bir an görünüp onları kurtarıyor, sonra yeniden gözden kayboluyor. Bir yönü ile kadim hikayelerde anlatılan, çocukları koruduğuna inanılan melekler gibi. Diğer yandan gerçek olamayacak kadar esrarlı. Zihnimizin derinliklerinde bir yerlerde, sonun, bizimle paylaşılandan farklı olabileceğini acı ile hissettiriyor.
Birçok okur için bu roman, kölelik karşıtı bir baş yapıt. Doğru tabii ki, ancak -ve maalesef- sadece o kadar değil. Bu roman, insanlığın ortak değerlerinin, hak, adalet ve vicdan duygusunun, bağnazlık ve önyargılarla ezildiği her duruma karşı bir manifesto. Dolayısıyla Atticus karşımıza çıkıp cesaretle, sadece zenci haklarını savunmuyor: Yargısız infazla ten rengi, cinsiyeti, milliyeti, farklılığı nedeniyle ezilen tüm yığınları savunuyor.
İlk taşı hiç günahı olmayan atsın desek, taş atacak kim kalır? Peki ya, haksız olduklarını bildiğimiz halde engellemediklerimiz? Onların günahı sadece kendilerine mi kalır?