İçinde birbirinden güzel on iki öykünün yer aldığı bir kitap okudum. Öykülerdeki anlatım yalın ve etkileyici; seçilen mekânlar ve karakterler gerçekçi. Bu öykülerde kimler mi var: yaşamak telaşındaki insanlar, fark edilmek isteyip de seslerini bir türlü duyuramayan çocuklar, her daim yorgun anneler, gerçeğe karışan rüyalar, kaçtığı kalabalıkları bir süre sonra özleyenler, kendine bile yabancı olanlar, hayvanları candan öte can sayanlar…
*Bundan sonraki yorumlar öykülerin konusuyla ilgili ipucu verebilir.
Mercan’ın annesizliğine, üç kocakarının elinde kalmasına, büyülü bebeklerin kalbi olacağına taşlığa süprüntü olsun diye tutam tutam yolduğu saçlarına acıdım.
92-93 sezonunda fırtına gibi esen GS’nin takım posterine sahip olmak isteyen on bir yaşındaki bir kızın coşkulu sevinciyle ilkin havalara uçtum. Aynı gün resim olan odaya melek girmez düşüncesiyle posteri yırtan anneanneye deli oldum.
Hudutsuzca, minnetle sevdiği köpeği Rambo’nun öldürülmesi üzerine Fırat’ın ahının ince bir duman hâlinde süzülüp göğü bulmasıyla üzüldüm. Çetin Öner’in Gülibik’i düştü ansızın aklıma. Göklerin ve yerin sakladığı ah’a onunkini de ekledim.
Yatalak annesine mahallenin anılarda kaldığını, şehrin tarumar olduğunu bir türlü fısıldayamayan Figen’le kızılcık şerbetinin tadına baktım. Kim kimi oyaladı, masallarla kandırdı bilemedim, gözüm açık gördüğüm rüyalarıma sarıldım umutla.
Yedi yaşında devşirme olarak alınıp ailesinden koparılan Macar Karsa Bogdani’yle birlikte memleket ve anne hasreti çekip cüzzamdan kurtulmak için Tanrı’yla pazarlık ettim.
Mahalledeki oyunu ezan sesiyle yarıda bırakıp eve dönen Hasret’in kirli elleriyle yediği otlu gözlemenin kokusu geldi burnuma. O koku Hasret’in babasının ormanda yanan bedeninden gelen kokuyla karıştı, genzimi yaktı.
Kuş kadar Selim’in küçücük kuşlara nasıl merhamet ettiğini gördükçe yüreğim sızladı. Cin Tepe’den yuvarlanırken Şarlo’nun ona sadakatine şapka çıkardım. Doğadaki her canlının “can” olduğunu acaba ne zaman hissederiz yeniden iliklerimize kadar diye sorguladım.
Münip Efendi’nin yarım kalmışlığını Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi ile tamamlamaya çalıştım zihnimde. Yaş alan ama yaşamayan insanlar neden hiçbir yeri dolduramazlar, bir yere sığamazlar?
Saniye gelinin karnındaki el kadar bebe huzursuzca tepinirken ben “Yetiş Umay Ana!” diye çabaladım umarsızca. Eksik etek denilen Hürü kadını da yaptıklarını da anlamaya çalıştım. Naçar onu da Anadolu’daki binlerce Hürü’nün arasına yolladım.
Kuşlar birlikte göç ederken, sürüden bir kuş bile geride bırakılmazken Pembe’nin çocukluğunu alıp götüren azmana lanetler yağdırdım. Bu ülkede öyküsü Pembe gibi olup da gün yüzüne çıkmayan kaç kadın var acaba diye yine derin derin düşüncelere daldım.
Sevgili Esra kahya b. iyi ki yazdın, iyi ki bizi bize anlattın. Kalemin daim olsun.