Gönderi

"Sanki bu dünyayı bir anlayayım di­ye doğmuşum."
9/10
·569 syf.··
2024 24. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 04 Eylül 2024 22:12
Bir insanın yaşamını anlatırken, kendi hatalarını bu denli dürüst ve içtenlikle itiraf edebilme olgunluğuna erişmesi, benim açımdan olağanüstü bir başarı öyküsü olarak değerlendirilebilir. Doğan Cüceloğlu’da, bu olgunluğa -benim anladığım kadarıyla- geç ulaşmış, çeşitli hatalar yapmış ve bu hatalardan samimi dersler çıkarmış bir kişidir. Üstelik, bu dersleri paylaşmayı kendisine bir görev olarak benimsemiştir. Cüceloğlu'nun iletişim psikoloğu olarak geliştirdiği fikirler, gerçeğe çok yakın, insana dokunan ve göz ardı edilemeyecek niteliktedir. Kişisel gelişim kitaplarına karşı mesafeli durmama rağmen, Türkiye İş Bankası’nın Nehir Söyleşi serisinin, farklı tecrübelerden zengin deneyimler elde etmek isteyen okuyucular için önemli fırsatlar sunduğunu düşünüyorum. Kitabı okumaya başlamadan önce tabii ki bol bol Doğan Cüceloğlu videoları izlemenizde yarar var çünkü onun o tonlamalarıyla kitabı okumak ayrı bir zevk verecektir. Bknz: youtube.com/watch?v=B2i6j-F..., youtube.com/watch?v=nLcMXsb..., youtube.com/watch?v=E6WRSut... Buyrun kitabın içeriğinden fikir ve zihin bohçama kattığım kısımlardan bahsetmeye geçelim. Hoca genel olarak insanların dünyaya baktığı iki temel bakış açısı olduğuna inanıyor ve bunlar en basit haliyle korku ve sevgi kültürü olarak adlandırılıyor. Korku kültüründe, insan ilişkilerinde güç ve güç kullanımı ön plana çıkıyor. Bu kültür bir nevi mafya kültürü olarak görülebilir. Öte yandan, sevgi kültürü ise insanı özgür, gelişen ve potansiyelinin en iyisine ulaşması gereken bir varlık olarak görüyor ki bu iki kültür arasındaki ayrımın örneklerine kitap boyunca Amerika-Türkiye kıyaslamasıyla şahit olacağız. Kendi hayatından ve gözlemlerinden örneklerle hoca, korku kültüründe, evliliğin başında kadının gözünü korkutmanın, duyguları paylaşmamanın, çocuk şımarmasın diye başını okşamamanın ve otoriter bir tavır sergilemenin önemsendiğini söylüyor. Bu anlayışın, sınıf ortamında da benzer şekilde devam ettiğini belirtiyor. Öğretmenlerin, çocuklara "korkutulması gereken küçük insanlar" olarak baktığını ve otoritelerini kabul ettirmek için onları korkutmayı tercih ettiklerini ifade ediyor. Bu kültürde, müfredatın alakasız otoriteler tarafından belirlendiğini ve öğrencilerin bu bilgiyi sorgusuz sualsiz kabul etmelerinin beklendiğini anlatıyor. Öğrenme sürecinin, öğrencileri korkutarak motive etmeye dayandığını, sorgulamanın hiçbir şekilde ödüllendirilmediğini ve öğrencileri malumatfuruş, ezberci birer robot gibi görerek işlediği eğitim sistemini çok defa eleştiriyor. Nitekim Amerikan eğitim kültüründe dikkatini çeken en önemli unsurlardan birinin, çocuğun bir potansiyel olarak görülmesi ve bu potansiyelin geliştirilmesi sorumluluğunun ebeveynler, öğretmenler ve toplum tarafından paylaşıldığı olduğunu ifade ediyor. Bu bakış açısının, çocuğun potansiyelini geliştirme amacını merkeze aldığında, doğal olarak farklı bir eğitim yaklaşımını beraberinde getirdiğini kendi hayatından örneklerle gösteriyor. Kendisine göre, Amerikan eğitim sisteminde çocukların soru sorması teşvik edilir. Psikoloji biliminin yaygınlaşmış olmasının, topluma daha gerçekçi bir insan algısı kazandırdığına inanır. Bu bilinç sayesinde, ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarını, düşünce gelişimlerini ve oyun oynama gereksinimlerini fark edebilirler. Amerikan eğitiminde "çocuk oyun içinde öğrenir" kavramının çok önemli bir yer tuttuğunu, bu nedenle oyun ve etkileşim kavramlarının müfredatta yaygın ve baskın olduğunu vurgulamaktan geri durmaz hatta bunların üzerine seminerlerinde de eğildiğini çok defa tekrarlar. Hoca, Amerikan eğitiminde bilgi aktarımının değil, sosyal becerilerin, kişilik gelişiminin, edindiğin bilgileri nasıl aktardığının veya duygularını nasıl ifade ettiğinin ön planda olduğunu belirtiyor ki tüm bu kavramların bize hâlâ çok yabancı olduğunu düşünüyorum. Bütün bunların yanında bir eksiklik olarak hoca, Amerika'nın "ait olma-birey olma" dengesinde, tarihsel konumu nedeniyle "birey olma" yönünde aşırıya kaçtığını düşünüyor. Bu dengenin bozulmasının, Amerikan toplumundaki pek çok sağlıksız yönün temelinde yattığını savunuyor ki haksız sayılmaz. Ek olarak hocanın akademiden olmayan insanlar ve aydınlar üzerinden Türkiye ve Amerika arasındaki farkları ele aldığı bir pasaj vardır ki kültür farkının tesbiti açısından nokta atışı yapmıştır. Amerika'da rastgele seçilen 100 sıradan kişi ile Türkiye'de rastgele seçilen 100 sıradan kişiyi birçok boyutta karşılaştırmayı önerir. Bu boyutlar arasında insan ilişkileri, zamana verilen değer, insana verilen değer, bilgiye verilen değer, para kullanma, aile bilinci, karı-koca ilişkisi gibi çeşitli unsurlar yer alır. Hocaya göre, bu tür bir karşılaştırmada Türk insanı, birçok yönden Amerikalıya ağır basmaktadır. Türklerin, paranın ve insanın kıymetini daha iyi bildiğini, daha güçlü aile bağlarına sahip olduğunu ve doğaya daha fazla sevgi gösterdiğini vurgular. Aynı zamanda, Türk toplumunda esnaf kültüründen gelen bir gerçekçilik ve dostluk, arkadaşlık gibi değerlere daha fazla önem verildiğini belirtir. Köyde ve kasabada yetişmiş, görmüş geçirmiş insanların bu tür değerlere sahip olduğunu dile getirir. Ancak, hoca aydınlar konusunda farklı bir değerlendirme yapar ki bizim için içler acısı olan durum budur bence. Türkiye'den 100 aydın ile Amerika'dan 100 aydın karşılaştırıldığında, Amerikalı aydınların Türk aydınlara "fersah fersah" üstün olduğunu savunur. Bu durumun üzerine düşünülmesi gerektiğini belirtir ve bu farklılığın nedenlerini sorgulamanın bizi toplum olarak ileri götüreceğini belirtir. Son olarak benim önemli gördüğüm ve hocanın hayatını uzun süre olumlu/olumsuz etkileyen bir olaydan bahsetmek istiyorum. Hoca, Amerika'da bulunduğu dönemde Emily adında bir kadınla bir ilişki yaşamaya başlıyor. Bir süre sonra Emily'nin hamile kalması üzerine, kendisini evlenmek zorunda hissediyor. Ancak bu karar, içten içe hiç istemediği bir şey. Bu istemeyişin arkasında yatan sebepler ise "elalem ne der" kaygısı ve "Türkiye'ye dönüp ülkeme hizmet edeceğim, gavur gelinle ne işim var" düşüncesi. Bu kaygılar hocayı derin bir endişeye sürüklüyor; Türkiye'deki hocalarına ve ailesine ne diyeceğini düşünmekten adeta hasta bir şekilde yataklara düşüyor. Herkese mektuplar yazarak durumu anlatıyor ve beklentisinin aksine herkes olumlu bir tepki veriyor ancak hocanın içine işleyen bu korku o kadar derin ki, evliliğini muazzam bir mutsuzluk içinde sürdürmeye yetiyor. Bu durum, bence ders çıkarılabilecek nadide bir örnek. Bazen etrafımızdaki insanlar beklediğimiz tepkiyi vermese bile, bizim kendi beklentimize uygun bir şekilde hayatı algılayarak yaşamaya devam ettiğimizi gösteriyor. Bitirmeden, oğluna kardeşi Doğan'ın adını veren Şahin ağabeyinin hocanın vefatından sonra yaptığı konuşmayı paylaşmak istiyorum: youtube.com/watch?v=c3hp8Qn... "Ben ot gibi uzun bir hayat yaşayacağıma Türk halkına hizmet veren çoşkulu bir hayat yaşamayı tercih ediyorum."
Hayata Dair
İnsanı Ararken 1. Kitap - Doğan Cüceloğlu KitabıCanan Dila · İş Bankası Kültür Yayınları · 019 okunma
··
1.064 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Bizim öğretmenlerimiz (olmayanları tenzih ediyorum) acayip kibirliler. Öğrenci farklı bir bakış açısıyla bir şey dediklerinde hemen susturmaya çalışıyorlar. Bunun sebebi bence onların ezberci olmasından kaynaklı. Konu hakkında düşünmemiş ve tartışma yetisinin olmadığı da çok açık. Kesinlikle çocuklar bu eğitim sistemiyle çok kötü yetişmiş oluyorlar, sorgulamıyorlar. Son dediğine katılıyorum, insanlar o kadar çok başkaları ne der diye yaşıyor ki hayatlarını yaşayamaz hale geliyorlar. Emeğine sağlık, keyifle okudum 🙂‍↔️
Ömer
Gönderi Sahibi
Niçeda bir de sebep olarak "yeterli temizlik personeli yok" diyorlar bu ayrımı meşrulaştırmak için. APK'nın mağduriyet söylem kültürü artık her kurumun içine işlemiş. :D
Ömer
Gönderi Sahibi
Tüm söyleşi kitaplarını içeren zip dosyası: drive.google.com/file/d/1WlPRZ9D...