Kelimeler
10/10
·238 syf.··
Beğendi
·
2024 14. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 05 Eylül 2024 18:31
NOT: Kelimelerin hemen hepsini lugatim.com sitesinden aldım. Geri kalanları sanatkritik.com sitesinden ve internette çeşitli yerlerden aldım. baylos: Venedik Cumhûriyeti’nin Osmanlı Devleti nezdinde bulundurduğu elçilere verilen unvan. Fî târihinde: Bir zamanlar, eskiden, geçmişte. muhteva: bir şeyi tutmak, içinde bulundurmak. sefâret: elçilik Tellâl: Bir malın satışının yapılacağını veya herhangi bir şeyi halka bildirmek için çarşı pazar gibi kalabalık yerlerde yüksek sesle bağırmakla görevli kimse Sâbık: Bir iş, memûriyet veya makamda şimdikinden daha önce bulunmuş olan, eski mezat: açık arttırma maşrapa: su içecek kap ırlamak: şarkı söylemek, terennüm etmek, tegannî etmek Müteşebbis: (Bir işe) Girişen, kalkışan, teşebbüs eden (kimse). Cerâhat: Kanın damar dışına sızmasıyle vücut dokularında meydana gelen, ak yuvarların hâkim olduğu donuk renkli birikinti, irin, yangı. meyyus: ümitsiz, umutsuz, moral bozukluğu içinde olan teşrih: Bir meseleyi bütün yönleriyle inceden inceye tetkik edip açıklama, açma, meydana çıkarma semere: Beklenen sonuç, netîce. meyve köçek: Kadın kılığına girerek oynayan erkek Gulâm: İslam devletlerinde kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askerî birliklerdir. üzengi: Ata binebilmek için ayakla üzerine basılan, bir kayışla eğerin yanına asılmış, altı düz mâdenî halka KALAFATÇI: Kalafat yapma, gemi tahtalarının aralıklarını üstüpü ile doldurduktan sonra üstlerini ziftleme işi. İMBİK: Sıvıları damıtmakta kullanılan âlet, taktir âleti YATAĞAN: İki yanı da keskin, kabzasından ucuna kadar hafif bir kavis yapan, Türkler’e has uzun ve dar savaş bıçağı ESEDÎ: Üzerinde arslan resmi bulunan, Osmanlılar tarafından da kullanılmış olan gümüş Felemenk parası. SÜMÜN: Osmanlı Devleti’nde XVII. yüzyılda tedâvül eden ufak paralara verilen isim. ZOLOTA: Osmanlı Devleti’nde de kullanılan gümüş Leh kuruşu Lehler: Polonyalılar HERCÜMERÇ: karmakarışık ENİKONU: İyice, adamakıllı Muhâsara etmek: Kuşatmak, sarmak punduna getirmek: Bir şeyi yapmak için uygun şartları elde etmek, fırsat kollamak. MÛCİP: Sebep olan, gerektiren HUSYE: Erkeklik bezi, haya, testis. ÇELEBİ: Eskiden efendi, ağa, bey yerine kullanılan unvan PÂLÛZE: Beyaz, dolgun ve titrek SÂKÎ: İçki meclisinde içki dağıtan, kadehlere içki koyan kimse BÖRK: Kadife, çuha, keçe ve özellikle hayvan postundan yapılmış kürksüz başlık KARABİNA: Kısa, ağzı geniş eski bir tüfek çeşidi DİVİT: Eskiden belde taşınan, mâdenden, bâzan gümüşten yapılan bir nevi yazı takımı ERÂZİL: Çok rezil, bayağı ve âdî kimseler feylesof: filozof parsa: Bir çalgı çalındıktan, bir oyun oynandıktan veya mârifet gösterildikten sonra seyirciler arasında dolaşılarak toplanan bahşiş KIPTÎ: Çingene, eski Mısır halkı ENFİYE: Keyif vermek için burna çekilen çürütülmüş tütün tozu, burun otu DİZDAR: tutan, muhâfaza eden ACÛZE: Kocakarı, huysuz, suratsız yaşlı kadın TEBELLEŞ: Birini veya bir şeyi bir kimsenin başına dert etmek, musallat etmek USTURLÂP: Eskiden bir yıldızın ufuk çizgisinden yüksekliğini ölçmekte kullanılan yarım dâire şeklinde tahtadan âlet, sekstant MEYYİT: Ölmüş insan, ölü KULAMPARA: Homoseksüel aktif erkek, lûtî, oğlancı, gulâmpâre. AŞKETMEK: (Tokat, şamar vb. için) Hızla ve kuvvetle vurmak ZANGOÇ: Kilisedeki işleri yapmak ve çanları çalmakla görevli kimse. MUHÂSARA: Kale, şehir, kasaba vb. bir yerin yâhut bir birliğin etrâfını askerle çevirip giriş çıkış ve ikmal yollarını kesme, kuşatma PAYANDA: Bir şeyin sağlam olarak durmasını sağlamak için konan destek, dayak MEŞİN: Saraçlık, ciltçilik, marokencilik gibi iş dallarında kullanılan, tabaklanmış, sepilenmiş koyun vb. hayvan derilerinin kalitesi en düşük olan çeşidi GÜLBANK: Eskiden muhtelif tarîkatların âyinlerinde, saray, lonca, yeniçeri ocağı, mehter vb. yerlerdeki muayyen merâsimlerde belli bir tertîbe göre yüksek sesle okunan duâ ve ilâhî dizisi KALYON: Buharlı gemilerin îcâdından önce hem yelken hem kürekle yürütülen, iki veya üç ambarlı ahşap savaş gemisi MAHFAZA: Saklanmak ve korunmak istenen bir nesnenin içine konduğu kutu ZAMK: Bâzı ağaçların kabuklarından sızdıktan sonra renksiz veya sarımtırak renkte katı bir madde hâlini alan camsı yapıştırıcı madde. SERBAZ: Korkusuz, cesur, yiğit, serdengeçti AŞIK: Ayak bileğinin iki yanındaki ufak kemikler. / Hayvanların aşık kemikleriyle oynanan oyun. SERPUŞ: Başa giyilen şey, başlık SORGUÇ: Daha çok hükümdar, vezir vb. tarafından kavuk ve başlıkların ön tarafına takılan, tüyden veya kıymetli mâdenlerden çeşitli şekillerde yapılmış, mücevherlerle bezenmiş süs ZÂBİT: Eskiden orduda rütbesi teğmenden binbaşıya kadar olan subay KAV: Kibritin îcâdından önce ateş veya sigara yakmak için kullanılan ve çakmak taşı üzerine konup bir çelik parçası ile vurulduğunda kıvılcım çıkaran, kurumuş, kof duruma gelmiş ağaç kabuğu, bir nevi ağaç mantarı ULÛFE: Osmanlı Devleti’nde kapı kulu askerlerine, sipâhîlere, bir kısım devlet mensuplarına ve ilmiye ricâline üç ayda bir verilen maaş SERDENGEÇTİ: Canını esirgemeyen, kendini fedâ etmekten çekinmeyen kimse, ölüm eri, fedâi MUHKEM: Dayanıklı, güçlü duruma getirilmiş, sağlamlaştırılmış, sağlam, kuvvetli, metin BURÇ: Kale surlarının gerekli yerlerine yapılan savunma kulesi kolomborne: 14.-15. yüzyıllar arasında kullanılagelmiş bir tür uzun namlulu kaval top. METRİS: Savaşta, askerlerin arkasına geçerek hem korundukları hem de düşmana ateş ettikleri toprak siper, geçici tabya TAKLAVAT: Takım taklavat sözünde geçer. Bk. TAKIM İLETKİ: Açı ölçer, minkale. HURUÇ: Dışarı çıkma, çıkış DEHLİZ: Üstü kapalı, uzun ve dar geçit, binâ içindeki uzun koridor PALANKA: Araları çitle örülmüş ahşap direklerin ortasına moloz taşı ve harç doldurmak sûretiyle yapılmış, hendekle çevrili küçük hisar ARKEBÜZ: İlk tüfek çeşitlerinden fitilli ve çakmaklı bir tüfek. KARGI: Sert ağaçtan yapılmış, ucu sivri ve demirli, uzun bir sırık şeklindeki eski bir savaş âleti, büyük ve uzun mızrak ERGİMEK: erimek, zeveban etmek upir: vampir BİLLÛR: Çok parlak, şeffaf, duru ve temiz (cam) ve bu camdan yapılmış (nesne), kristal, elmastıraş KETHÜDÂ: Eskiden büyük devlet adamlarının, zenginlerin işlerini gören kimse, kâhya Gadre uğramak: Kendisine karşı haksız davranılmış olmak, hakkı yenmek ÂBIRÛ: Yüz suyu; şeref, haysiyet, izzetinefis ŞİRPENÇE: Vücûdun çeşitli yerlerinde, çoğunlukla da ensede ve sırtta çıkan, genellikle stafilokok mikrobundan ileri gelen, sancılı, genişlediğinde tehlikeli ve öldürücü olan, tepesi morumsu renkte bir kan çıbanı, kızıl yara TEMRİYE: Deride kabarcıklar şeklinde beliren cilt hastalığı. YENİRCE: cüzam it dirseği: arpacık İSİLİK: Terlemekten veya sıcaktan vücûdun bâzı yerlerinde meydana gelen ve kaşıntı yapan kabarcıklara verilen isim HIYARCIK: Lenf bezlerinin iltihaplanması sonucunda vücutta özellikle kasıkta beliren şişlik. incitmebeni: kanser CERÎHA: yara BICILGAN: Bâzı hayvanların, özellikle atların ayaklarında görülen tehlikeli iltihaplı yara. AKARCA: Sürekli akan, devamlı işleyen yara, sıraca. FELS - FÜLS: Düşük değerde bakır sikke, ufak para MANGIR: Bir cins bakır para HÜSNÜKABUL: İyi karşılama, iyi kabul etme PİR: Bir mesleğin kurucusu veya bir esnaf topluluğunun başı durumunda olan kimse İPTİLÂ: Bir şeye karşı gösterilen aşırı düşkünlük, kendini alamayacak kadar tutkun olma, tutku elkimya: simya MEŞUM: Uğursuz, şom, meymenetsiz, şeâmetli, menhus tımar etmek: yaralara bakmak, yaraları temizleyip iyileştirmek. yedmek: bir kimseyi, yardımcı olmak ereğiyle, elinden tutup götürmek, yanında gezdirmek. PİŞTOV: tabanca DEFTER-İ KEBİR: Bir ticârî iş­let­me­de he­sap­la­rın cins­le­ri­ne gö­re bö­lüm­le­re ay­rı­la­rak ya­zıl­dı­ğı def­ter, ana def­ter. ŞÂYİA: Herkesin duyduğu söylenti, her tarafa yayılmış olan söz, yaygın haber yekûn: toplam TASNİF: Sınıflara ayırma, sınıflandırma, sıralama YUNMAK: Yıkanmak, yıkanıp temizlenmek peştemal: hamamda belden aşağısını örtmek için kullanılan dokuma bezidir. peştemal kuşanmak: eskiden bir zanaatı öğrenen çırağın lonca tarafından imtihan edilerek kazanması üzerine törenle beline peştemal bağlanması LİVÂTA: Erkekler arasındaki cinsel ilişki, oğlancılık. SERPUŞ: Başa giyilen şey, başlık. KEBÂBE: Karabibere benzeyen baharat tanesi Darülfülfül: karabibergiller familyasına ait olan bir bitkidir. nişasta ve piperin içerir. darçın: tarçın SİMSAR: komisyoncu kakule: beyaz çiçekleri bulanan, zencefil ailesine ait olan tüketilen bi bitki türüdür. DİVİT: eskiden belde taşınan, madenden, bazen gümüşten yapılan bir nevi yazı takımı, devat. HÜSNÜHAL KAĞIDI: bir kimsenin kötü işlere karışmadığını ve iyi tanındığını göstermek üzere resmi yerlerce verilen belge. SÜLÜS: üçte bir. / vapur ve trenlerde askerlere verilen indirimli bilet KÛFÎ: Arap yazısının X. yüzyıla kadar Mushaf yazmakta ve daha sonraları mîmârî eserlerin kitâbe ve tezyînâtında kullanılan, dik ve köşeli çizgilerden meydana gelmiş bir şekli ZİNCİFRE: Kırmızı renkli tabiî cıva sülfür, sülüğenin (sülyen) eski adı, sincerf. SÜLYEN: Boyacılıkta pastan koruyucu ve astar olarak kullanılan, kırmızı renkli toz hâlindeki kurşun oksitlerin karışımı boya. HAVACIVA: Hodangiller (Sığırdiligiller) familyasından, Akdeniz bölgesinde kalkerli yamaçlarda yetişen, mâvi çiçekli, 30 santim kadar boyunda, kökünde koyu kırmızı bir boya maddesi bulunan, çok yıllık otsu bitki. MÜRDESENK: Doğal kurşun oksit Tizap: altın ve gümüşün işlenmesinde kullanılan kimyasal madde Harısinî: Tunç, aynaya parlaklık verir. DİRİM: Yaşayış, hayat TAHNİT: Bozulmaması için iç organlarını çıkararak ölüyü ilâçlama. DÂBBETÜ’L-ARZ: Kıyâmet alâme­ti ola­rak or­ta­ya çı­ka­ca­ğı­na ina­nı­lan kor­kunç ya­ra­tık. CÜRMÜMEŞHUT: İşlenirken başkaları tarafından görülen suç, şâhit olunan cürüm, suç üstü KUBUR: Kabirler, mezarlar tremola: bir telli müzik aletinin tellerinin, çalan kişinin istediği sürede tremolo sisteminin özelliğine göre gevşetilmesi veya gerilmesi için kullanılan, yaylı mekanizmaya bağlı bir koldan oluşan alettir. Tremolo ile teller gevşetildiğinde çıkan ses kalınlaşır, gerildiğinde ses incelir. HİCAZ: Mûsikîmizde hicaz dörtlüsü ve rast beşlisinin birleşmesinden meydana gelen ve dügâh perdesinde karar kılan, çok yaygın basit makamlardan biri nakkare: mehter takımında yer alan ve iki değnekle vurularak çalınan küçük bir davul. MASİF: Herhangi bir ağaçtan veya mâdenden yapılmış olup içinde boşluk olmayan, kütle hâlinde bulunan, kaplama olmayan, som ÇUHA: Yünden dokunmuş, tüysüz, ince ve sık düz kumaş PENCÎ: farsça 5 demek, Beşe âit, beşle ilgili, beşli. DÜŞEŞ: (fars) Tavla ve zar oyunlarında, atılan zarların her ikisinin de altıyı gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, altı altı CİHÂRÜYEK: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarlardan birinin dördü, diğerinin biri gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, dört bir. DUBARA: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarların her ikisinin de ikiyi gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, iki iki. DÜBEŞ: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarlardan her ikisinin de beşi gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, beş beş. ÎTİKAT: (ar) İnanma, kalben tasdik ederek inanma, inanç, inan PENCÜSE: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarlardan birinin beşi, diğerinin üçü gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, beş üç. HEPYEK: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarlardan ikisinin de “bir”i gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, bir bir. mano: kumar oynatan kişiye ya da kumar oynanan yere, oyundan verilen belli pay. MÜSTEHZÎ: (ar) Alay etmekten hoşlanan (kimse), alaycı TEDÂVÜL: (ar) (Para ve para yerine geçen kâğıtlar için) Sürümde bulunma, geçerli olma. EBCED: (ar) Arap alfabesi, harfleri belli bir düzene göre sekiz gruba ayrılarak sıralandığında, birinci gruptaki harflerin okunuşundan meydana gelen kelime ve bu sıranın bütününün adı sebaye dü: (far) Zarla oynanan oyunlarda zarlardan birinin üçlü, öbürünün ikili gelmesi. ALTAR: (ing veya alm): Pagan tapınaklarında üzerinde kurban kesilen masamsı yer, kurban taşı, sunak ÜTÜLMEK: (halk ağzı) Oyunda, kumarda yenilmek fağfur: (fars) Çin’de yapılmış, Çin işi de denilen vazo, sürahi, kadeh, fincan, tabak, kâse gibi, değerli porselen (eşya). BARBUT: Zarla oynanan bir çeşit kumar EYYÂM-I BÂHUR: (ar) Ağustosun ilk haftasında yedi gün süren en sıcak günler. Çöl sıcakları. YALIM: (eski tr) Yalçın, sarp TEZKİRE: (ar) Küçük mektup, pusula HİLYE: (ar) İnsanın vücut yapısı ve dış görünüşüyle ilgili güzel nitelikler. Hilye-i Şerif: Hz. Muhammed'in (s.a.v) fiziki halinin tasvir edilmiş halidir. Mütâlaa etmek: (ar) Üzerinde düşünmek MÜŞTERİ: (ar) Dokuz uydusu bulunan ve güneşe yakınlığı bakımından beşinci sırada yer alan en büyük gezegen, Jüpiter, Erendiz ZUHAL: (ar) Satürn UTÂRİT: (ar) Güneşe en yakın olan gezegen, Merkür, Debîr-i çarh, Debîr-i felek [Îran mitolojisinde ikinci kat gökte bulunduğu ve yazarların pîri, hitâbet, belâgat ilâhı sayıldığı için eski edebiyâtımızda sanat, kâtip, kalem, defter vb. kelimelerle kullanılırdı]. SERETAN: (ar) yengeç, çağanoz, yengeç burcu CEVZÂ: (ar) İkizler burcu KARİNA: (ital) Gemi teknesinin su altında kalan kısmı, teknenin su kesimine kadar olan yan tarafları KADIRGA: (yun) Hem yelken hem kürekle giden, hızlı, idâresi kolay, 25 oturaklı eski bir savaş gemisi çeşidi barkalonga: küçük İspanyol savaş gemisi demkeş: (fars) Şarap içen MEDDAH: (ar) Çok öven, metheden (kimse) / Halka açık yerlerde, saraylarda, konaklarda tekerleme ve şiirlerle başladığı birbirinden güzel hikâyeleri çeşitli şahıs, lehçe, hayvan ve kuş taklitleri yaparak anlatmak sûretiyle dinleyenleri kâh güldüren kâh düşündüren sahne sanatkârı [Bu anlamı Türkçe’de kazanmıştır] ASESBAŞI: Osmanlı Devleti’nde şehrin âsâyişiyle görevli olan teşkîlâtın başı Martolos: Osmanlı askerî teşkilâtında Hristiyan askerlerden oluşan ve çeşitli hizmetler gören özel bir sınıf. VEKİLHARÇ: Eskiden saray ve konaklarda, hastahâne, yatılı okul vb. kurumlarda alış verişe ve harcamalara bakmakla görevli kimse. / Yeniçeri ortası ve bölüklerinde iâşeyi sağlamak ve yemek listesini düzenlemekle görevli ikinci derecedeki yeniçeri zâbiti BAŞESKİ: Bir yerde çalışanların en kıdemli olanı. / Yeniçeri orta ve bölüklerinde en kıdemli olan yeniçeri. karakullukçu: Osmanlı döneminde, yeniçeri ocağının bölüklerinde ve ortalarında, odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, bulaşıkları yıkamak, sobayı ve kandilleri yakmak vb. gibi görevleri olan er ya da küçük aşamalı çavuş. ZAĞARCIBAŞI: Kethüdâdan sonra yeniçeri ocağının en yüksek rütbeli ağalarından olan altmış dördüncü yeniçeri ortasının kumandanı saksoncubaşı: Osmanlı askerî teşkilâtında özel konumlu, maaşlı, dâimî yaya ordusu. ZEMBEREKÇİ: (fars) Zemberek denen oku atan yeniçeri askeri zemberek: Kurulduktan sonra kendi kendine hareket eden, çevirmeye veya sıkıştırmaya yarayan demir yâhut çelikten esnek yay KÜFE: Meyve, sebze vb. taşımaya yarayan, ağaç dallarından örülmüş büyük, kaba sepet GÜDERİ: (fars) Dağ keçisi, koyun, kuzu ve özellikle geyik derilerinin yağla sepilenerek hazırlanması sûretiyle elde edilen çok yumuşak, yıkanmaya elverişli, ince makbul deri. ŞÂHÎ: (fars) Uzun menzilli eski bir top çeşidi darbezen: Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu 7 karış, her biri 56.5 kg ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top. BALYEMEZ: (yun, ital) Osmanlılar tarafından XVI. – XVIII. yüzyıllarda İstanbul ve diğer yerlerdeki tophânelerde döktürülüp karada ve denizde kullanılan, orta çapta, uzun menzilli bir nevi ağır top Şahidarbezen: Bir top çeşidi TERENNÜM: (ar) Nağme ile söyleme, güzel ve tatlı bir sesle hafif hafif şarkı söyleme SUPAP: (fr) Su, hava vb. akışkan maddelerin tek yönde akmasını sağlayan parça. SIRIM: İp gibi kullanılmak üzere sicim kalınlığında kesilmiş deri dilimi, meşin ip virtus vacui: çok yaşa boşluk RAPTEDİLMEK: (Bir şey) Bir yere bağlanmak İKİRCİKLİ: Kararsız, mütereddit Aleyhillâne: Şeytan ve Şeytan'a uyduğu aşikar kişiler anılırken kullanılır. 'Lanetlenmiş' anlamı vardır. BUKAĞI: (eski tr) Eskiden mahkûmların ayaklarına takılan ve ucuna pranga bağlanan demir halka, künde KUKULETA: (ital) Palto, ceket vb. giyeceklere dikili veya ayrı olarak kullanılan, başı ve bâzan yüzün bir kısmını örtecek şekilde bol ve geniş başlık KEMENT: (fars) Uzaktaki bir kimseyi veya şeyi çekip yakına getirmek için atılan ucu ilmikli ip. / Eskiden îdamlarda kullanılan ilmikli yağlı kayış zıbık: penis MUTRİP: (ar) Bir mûsikî âleti çalan kimse, sâzende MÛTEMET: (ar) Dâirelerde, büyük iş yerlerinde maaş, yolluk vb. para işleriyle görevli olan memur.
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,7bin okunma
·
540 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.