NOT: Kelimelerin hemen hepsini lugatim.com sitesinden aldım. Geri kalanları sanatkritik.com sitesinden ve internette çeşitli yerlerden aldım.
baylos: Venedik Cumhûriyeti’nin Osmanlı Devleti nezdinde bulundurduğu elçilere verilen unvan.
Fî târihinde: Bir zamanlar, eskiden, geçmişte.
muhteva: bir şeyi tutmak, içinde bulundurmak.
sefâret: elçilik
Tellâl: Bir malın satışının yapılacağını veya herhangi bir şeyi halka bildirmek için çarşı pazar gibi kalabalık yerlerde yüksek sesle bağırmakla görevli kimse
Sâbık: Bir iş, memûriyet veya makamda şimdikinden daha önce bulunmuş olan, eski
mezat: açık arttırma
maşrapa: su içecek kap
ırlamak: şarkı söylemek, terennüm etmek, tegannî etmek
Müteşebbis: (Bir işe) Girişen, kalkışan, teşebbüs eden (kimse).
Cerâhat: Kanın damar dışına sızmasıyle vücut dokularında meydana gelen, ak yuvarların hâkim olduğu donuk renkli birikinti, irin, yangı.
meyyus: ümitsiz, umutsuz, moral bozukluğu içinde olan
teşrih: Bir meseleyi bütün yönleriyle inceden inceye tetkik edip açıklama, açma, meydana çıkarma
semere: Beklenen sonuç, netîce. meyve
köçek: Kadın kılığına girerek oynayan erkek
Gulâm: İslam devletlerinde kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askerî birliklerdir.
üzengi: Ata binebilmek için ayakla üzerine basılan, bir kayışla eğerin yanına asılmış, altı düz mâdenî halka
KALAFATÇI: Kalafat yapma, gemi tahtalarının aralıklarını üstüpü ile doldurduktan sonra üstlerini ziftleme işi.
İMBİK: Sıvıları damıtmakta kullanılan âlet, taktir âleti
YATAĞAN: İki yanı da keskin, kabzasından ucuna kadar hafif bir kavis yapan, Türkler’e has uzun ve dar savaş bıçağı
ESEDÎ: Üzerinde arslan resmi bulunan, Osmanlılar tarafından da kullanılmış olan gümüş Felemenk parası.
SÜMÜN: Osmanlı Devleti’nde XVII. yüzyılda tedâvül eden ufak paralara verilen isim.
ZOLOTA: Osmanlı Devleti’nde de kullanılan gümüş Leh kuruşu
Lehler: Polonyalılar
HERCÜMERÇ: karmakarışık
ENİKONU: İyice, adamakıllı
Muhâsara etmek: Kuşatmak, sarmak
punduna getirmek: Bir şeyi yapmak için uygun şartları elde etmek, fırsat kollamak.
MÛCİP: Sebep olan, gerektiren
HUSYE: Erkeklik bezi, haya, testis.
ÇELEBİ: Eskiden efendi, ağa, bey yerine kullanılan unvan
PÂLÛZE: Beyaz, dolgun ve titrek
SÂKÎ: İçki meclisinde içki dağıtan, kadehlere içki koyan kimse
BÖRK: Kadife, çuha, keçe ve özellikle hayvan postundan yapılmış kürksüz başlık
KARABİNA: Kısa, ağzı geniş eski bir tüfek çeşidi
DİVİT: Eskiden belde taşınan, mâdenden, bâzan gümüşten yapılan bir nevi yazı takımı
ERÂZİL: Çok rezil, bayağı ve âdî kimseler
feylesof: filozof
parsa: Bir çalgı çalındıktan, bir oyun oynandıktan veya mârifet gösterildikten sonra seyirciler arasında dolaşılarak toplanan bahşiş
KIPTÎ: Çingene, eski Mısır halkı
ENFİYE: Keyif vermek için burna çekilen çürütülmüş tütün tozu, burun otu
DİZDAR: tutan, muhâfaza eden
ACÛZE: Kocakarı, huysuz, suratsız yaşlı kadın
TEBELLEŞ: Birini veya bir şeyi bir kimsenin başına dert etmek, musallat etmek
USTURLÂP: Eskiden bir yıldızın ufuk çizgisinden yüksekliğini ölçmekte kullanılan yarım dâire şeklinde tahtadan âlet, sekstant
MEYYİT: Ölmüş insan, ölü
KULAMPARA: Homoseksüel aktif erkek, lûtî, oğlancı, gulâmpâre.
AŞKETMEK: (Tokat, şamar vb. için) Hızla ve kuvvetle vurmak
ZANGOÇ: Kilisedeki işleri yapmak ve çanları çalmakla görevli kimse.
MUHÂSARA: Kale, şehir, kasaba vb. bir yerin yâhut bir birliğin etrâfını askerle çevirip giriş çıkış ve ikmal yollarını kesme, kuşatma
PAYANDA: Bir şeyin sağlam olarak durmasını sağlamak için konan destek, dayak
MEŞİN: Saraçlık, ciltçilik, marokencilik gibi iş dallarında kullanılan, tabaklanmış, sepilenmiş koyun vb. hayvan derilerinin kalitesi en düşük olan çeşidi
GÜLBANK: Eskiden muhtelif tarîkatların âyinlerinde, saray, lonca, yeniçeri ocağı, mehter vb. yerlerdeki muayyen merâsimlerde belli bir tertîbe göre yüksek sesle okunan duâ ve ilâhî dizisi
KALYON: Buharlı gemilerin îcâdından önce hem yelken hem kürekle yürütülen, iki veya üç ambarlı ahşap savaş gemisi
MAHFAZA: Saklanmak ve korunmak istenen bir nesnenin içine konduğu kutu
ZAMK: Bâzı ağaçların kabuklarından sızdıktan sonra renksiz veya sarımtırak renkte katı bir madde hâlini alan camsı yapıştırıcı madde.
SERBAZ: Korkusuz, cesur, yiğit, serdengeçti
AŞIK: Ayak bileğinin iki yanındaki ufak kemikler. / Hayvanların aşık kemikleriyle oynanan oyun.
SERPUŞ: Başa giyilen şey, başlık
SORGUÇ: Daha çok hükümdar, vezir vb. tarafından kavuk ve başlıkların ön tarafına takılan, tüyden veya kıymetli mâdenlerden çeşitli şekillerde yapılmış, mücevherlerle bezenmiş süs
ZÂBİT: Eskiden orduda rütbesi teğmenden binbaşıya kadar olan subay
KAV: Kibritin îcâdından önce ateş veya sigara yakmak için kullanılan ve çakmak taşı üzerine konup bir çelik parçası ile vurulduğunda kıvılcım çıkaran, kurumuş, kof duruma gelmiş ağaç kabuğu, bir nevi ağaç mantarı
ULÛFE: Osmanlı Devleti’nde kapı kulu askerlerine, sipâhîlere, bir kısım devlet mensuplarına ve ilmiye ricâline üç ayda bir verilen maaş
SERDENGEÇTİ: Canını esirgemeyen, kendini fedâ etmekten çekinmeyen kimse, ölüm eri, fedâi
MUHKEM: Dayanıklı, güçlü duruma getirilmiş, sağlamlaştırılmış, sağlam, kuvvetli, metin
BURÇ: Kale surlarının gerekli yerlerine yapılan savunma kulesi
kolomborne: 14.-15. yüzyıllar arasında kullanılagelmiş bir tür uzun namlulu kaval top.
METRİS: Savaşta, askerlerin arkasına geçerek hem korundukları hem de düşmana ateş ettikleri toprak siper, geçici tabya
TAKLAVAT: Takım taklavat sözünde geçer. Bk. TAKIM
İLETKİ: Açı ölçer, minkale.
HURUÇ: Dışarı çıkma, çıkış
DEHLİZ: Üstü kapalı, uzun ve dar geçit, binâ içindeki uzun koridor
PALANKA: Araları çitle örülmüş ahşap direklerin ortasına moloz taşı ve harç doldurmak sûretiyle yapılmış, hendekle çevrili küçük hisar
ARKEBÜZ: İlk tüfek çeşitlerinden fitilli ve çakmaklı bir tüfek.
KARGI: Sert ağaçtan yapılmış, ucu sivri ve demirli, uzun bir sırık şeklindeki eski bir savaş âleti, büyük ve uzun mızrak
ERGİMEK: erimek, zeveban etmek
upir: vampir
BİLLÛR: Çok parlak, şeffaf, duru ve temiz (cam) ve bu camdan yapılmış (nesne), kristal, elmastıraş
KETHÜDÂ: Eskiden büyük devlet adamlarının, zenginlerin işlerini gören kimse, kâhya
Gadre uğramak: Kendisine karşı haksız davranılmış olmak, hakkı yenmek
ÂBIRÛ: Yüz suyu; şeref, haysiyet, izzetinefis
ŞİRPENÇE: Vücûdun çeşitli yerlerinde, çoğunlukla da ensede ve sırtta çıkan, genellikle stafilokok mikrobundan ileri gelen, sancılı, genişlediğinde tehlikeli ve öldürücü olan, tepesi morumsu renkte bir kan çıbanı, kızıl yara
TEMRİYE: Deride kabarcıklar şeklinde beliren cilt hastalığı.
YENİRCE: cüzam
it dirseği: arpacık
İSİLİK: Terlemekten veya sıcaktan vücûdun bâzı yerlerinde meydana gelen ve kaşıntı yapan kabarcıklara verilen isim
HIYARCIK: Lenf bezlerinin iltihaplanması sonucunda vücutta özellikle kasıkta beliren şişlik.
incitmebeni: kanser
CERÎHA: yara
BICILGAN: Bâzı hayvanların, özellikle atların ayaklarında görülen tehlikeli iltihaplı yara.
AKARCA: Sürekli akan, devamlı işleyen yara, sıraca.
FELS - FÜLS: Düşük değerde bakır sikke, ufak para
MANGIR: Bir cins bakır para
HÜSNÜKABUL: İyi karşılama, iyi kabul etme
PİR: Bir mesleğin kurucusu veya bir esnaf topluluğunun başı durumunda olan kimse
İPTİLÂ: Bir şeye karşı gösterilen aşırı düşkünlük, kendini alamayacak kadar tutkun olma, tutku
elkimya: simya
MEŞUM: Uğursuz, şom, meymenetsiz, şeâmetli, menhus
tımar etmek: yaralara bakmak, yaraları temizleyip iyileştirmek.
yedmek: bir kimseyi, yardımcı olmak ereğiyle, elinden tutup götürmek, yanında gezdirmek.
PİŞTOV: tabanca
DEFTER-İ KEBİR: Bir ticârî işletmede hesapların cinslerine göre bölümlere ayrılarak yazıldığı defter, ana defter.
ŞÂYİA: Herkesin duyduğu söylenti, her tarafa yayılmış olan söz, yaygın haber
yekûn: toplam
TASNİF: Sınıflara ayırma, sınıflandırma, sıralama
YUNMAK: Yıkanmak, yıkanıp temizlenmek
peştemal: hamamda belden aşağısını örtmek için kullanılan dokuma bezidir.
peştemal kuşanmak: eskiden bir zanaatı öğrenen çırağın lonca tarafından imtihan edilerek kazanması üzerine törenle beline peştemal bağlanması
LİVÂTA: Erkekler arasındaki cinsel ilişki, oğlancılık.
SERPUŞ: Başa giyilen şey, başlık.
KEBÂBE: Karabibere benzeyen baharat tanesi
Darülfülfül: karabibergiller familyasına ait olan bir bitkidir. nişasta ve piperin içerir.
darçın: tarçın
SİMSAR: komisyoncu
kakule: beyaz çiçekleri bulanan, zencefil ailesine ait olan tüketilen bi bitki türüdür.
DİVİT: eskiden belde taşınan, madenden, bazen gümüşten yapılan bir nevi yazı takımı, devat.
HÜSNÜHAL KAĞIDI: bir kimsenin kötü işlere karışmadığını ve iyi tanındığını göstermek üzere resmi yerlerce verilen belge.
SÜLÜS: üçte bir. / vapur ve trenlerde askerlere verilen indirimli bilet
KÛFÎ: Arap yazısının X. yüzyıla kadar Mushaf yazmakta ve daha sonraları mîmârî eserlerin kitâbe ve tezyînâtında kullanılan, dik ve köşeli çizgilerden meydana gelmiş bir şekli
ZİNCİFRE: Kırmızı renkli tabiî cıva sülfür, sülüğenin (sülyen) eski adı, sincerf.
SÜLYEN: Boyacılıkta pastan koruyucu ve astar olarak kullanılan, kırmızı renkli toz hâlindeki kurşun oksitlerin karışımı boya.
HAVACIVA: Hodangiller (Sığırdiligiller) familyasından, Akdeniz bölgesinde kalkerli yamaçlarda yetişen, mâvi çiçekli, 30 santim kadar boyunda, kökünde koyu kırmızı bir boya maddesi bulunan, çok yıllık otsu bitki.
MÜRDESENK: Doğal kurşun oksit
Tizap: altın ve gümüşün işlenmesinde kullanılan kimyasal madde
Harısinî: Tunç, aynaya parlaklık verir.
DİRİM: Yaşayış, hayat
TAHNİT: Bozulmaması için iç organlarını çıkararak ölüyü ilâçlama.
DÂBBETÜ’L-ARZ: Kıyâmet alâmeti olarak ortaya çıkacağına inanılan korkunç yaratık.
CÜRMÜMEŞHUT: İşlenirken başkaları tarafından görülen suç, şâhit olunan cürüm, suç üstü
KUBUR: Kabirler, mezarlar
tremola: bir telli müzik aletinin tellerinin, çalan kişinin istediği sürede tremolo sisteminin özelliğine göre gevşetilmesi veya gerilmesi için kullanılan, yaylı mekanizmaya bağlı bir koldan oluşan alettir. Tremolo ile teller gevşetildiğinde çıkan ses kalınlaşır, gerildiğinde ses incelir.
HİCAZ: Mûsikîmizde hicaz dörtlüsü ve rast beşlisinin birleşmesinden meydana gelen ve dügâh perdesinde karar kılan, çok yaygın basit makamlardan biri
nakkare: mehter takımında yer alan ve iki değnekle vurularak çalınan küçük bir davul.
MASİF: Herhangi bir ağaçtan veya mâdenden yapılmış olup içinde boşluk olmayan, kütle hâlinde bulunan, kaplama olmayan, som
ÇUHA: Yünden dokunmuş, tüysüz, ince ve sık düz kumaş
PENCÎ: farsça 5 demek, Beşe âit, beşle ilgili, beşli.
DÜŞEŞ: (fars) Tavla ve zar oyunlarında, atılan zarların her ikisinin de altıyı gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, altı altı
CİHÂRÜYEK: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarlardan birinin dördü, diğerinin biri gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, dört bir.
DUBARA: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarların her ikisinin de ikiyi gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, iki iki.
DÜBEŞ: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarlardan her ikisinin de beşi gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, beş beş.
ÎTİKAT: (ar) İnanma, kalben tasdik ederek inanma, inanç, inan
PENCÜSE: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarlardan birinin beşi, diğerinin üçü gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, beş üç.
HEPYEK: (fars) Tavla ve zar oyunlarında atılan zarlardan ikisinin de “bir”i gösteren taraflarının üste gelmesi şeklindeki oyun sayısı, bir bir.
mano: kumar oynatan kişiye ya da kumar oynanan yere, oyundan verilen belli pay.
MÜSTEHZÎ: (ar) Alay etmekten hoşlanan (kimse), alaycı
TEDÂVÜL: (ar) (Para ve para yerine geçen kâğıtlar için) Sürümde bulunma, geçerli olma.
EBCED: (ar) Arap alfabesi, harfleri belli bir düzene göre sekiz gruba ayrılarak sıralandığında, birinci gruptaki harflerin okunuşundan meydana gelen kelime ve bu sıranın bütününün adı
sebaye dü: (far) Zarla oynanan oyunlarda zarlardan birinin üçlü, öbürünün ikili gelmesi.
ALTAR: (ing veya alm): Pagan tapınaklarında üzerinde kurban kesilen masamsı yer, kurban taşı, sunak
ÜTÜLMEK: (halk ağzı) Oyunda, kumarda yenilmek
fağfur: (fars) Çin’de yapılmış, Çin işi de denilen vazo, sürahi, kadeh, fincan, tabak, kâse gibi, değerli porselen (eşya).
BARBUT: Zarla oynanan bir çeşit kumar
EYYÂM-I BÂHUR: (ar) Ağustosun ilk haftasında yedi gün süren en sıcak günler. Çöl sıcakları.
YALIM: (eski tr) Yalçın, sarp
TEZKİRE: (ar) Küçük mektup, pusula
HİLYE: (ar) İnsanın vücut yapısı ve dış görünüşüyle ilgili güzel nitelikler.
Hilye-i Şerif: Hz. Muhammed'in (s.a.v) fiziki halinin tasvir edilmiş halidir.
Mütâlaa etmek: (ar) Üzerinde düşünmek
MÜŞTERİ: (ar) Dokuz uydusu bulunan ve güneşe yakınlığı bakımından beşinci sırada yer alan en büyük gezegen, Jüpiter, Erendiz
ZUHAL: (ar) Satürn
UTÂRİT: (ar) Güneşe en yakın olan gezegen, Merkür, Debîr-i çarh, Debîr-i felek [Îran mitolojisinde ikinci kat gökte bulunduğu ve yazarların pîri, hitâbet, belâgat ilâhı sayıldığı için eski edebiyâtımızda sanat, kâtip, kalem, defter vb. kelimelerle kullanılırdı].
SERETAN: (ar) yengeç, çağanoz, yengeç burcu
CEVZÂ: (ar) İkizler burcu
KARİNA: (ital) Gemi teknesinin su altında kalan kısmı, teknenin su kesimine kadar olan yan tarafları
KADIRGA: (yun) Hem yelken hem kürekle giden, hızlı, idâresi kolay, 25 oturaklı eski bir savaş gemisi çeşidi
barkalonga: küçük İspanyol savaş gemisi
demkeş: (fars) Şarap içen
MEDDAH: (ar) Çok öven, metheden (kimse) / Halka açık yerlerde, saraylarda, konaklarda tekerleme ve şiirlerle başladığı birbirinden güzel hikâyeleri çeşitli şahıs, lehçe, hayvan ve kuş taklitleri yaparak anlatmak sûretiyle dinleyenleri kâh güldüren kâh düşündüren sahne sanatkârı [Bu anlamı Türkçe’de kazanmıştır]
ASESBAŞI: Osmanlı Devleti’nde şehrin âsâyişiyle görevli olan teşkîlâtın başı
Martolos: Osmanlı askerî teşkilâtında Hristiyan askerlerden oluşan ve çeşitli hizmetler gören özel bir sınıf.
VEKİLHARÇ: Eskiden saray ve konaklarda, hastahâne, yatılı okul vb. kurumlarda alış verişe ve harcamalara bakmakla görevli kimse. / Yeniçeri ortası ve bölüklerinde iâşeyi sağlamak ve yemek listesini düzenlemekle görevli ikinci derecedeki yeniçeri zâbiti
BAŞESKİ: Bir yerde çalışanların en kıdemli olanı. / Yeniçeri orta ve bölüklerinde en kıdemli olan yeniçeri.
karakullukçu: Osmanlı döneminde, yeniçeri ocağının bölüklerinde ve ortalarında, odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, bulaşıkları yıkamak, sobayı ve kandilleri yakmak vb. gibi görevleri olan er ya da küçük aşamalı çavuş.
ZAĞARCIBAŞI: Kethüdâdan sonra yeniçeri ocağının en yüksek rütbeli ağalarından olan altmış dördüncü yeniçeri ortasının kumandanı
saksoncubaşı: Osmanlı askerî teşkilâtında özel konumlu, maaşlı, dâimî yaya ordusu.
ZEMBEREKÇİ: (fars) Zemberek denen oku atan yeniçeri askeri
zemberek: Kurulduktan sonra kendi kendine hareket eden, çevirmeye veya sıkıştırmaya yarayan demir yâhut çelikten esnek yay
KÜFE: Meyve, sebze vb. taşımaya yarayan, ağaç dallarından örülmüş büyük, kaba sepet
GÜDERİ: (fars) Dağ keçisi, koyun, kuzu ve özellikle geyik derilerinin yağla sepilenerek hazırlanması sûretiyle elde edilen çok yumuşak, yıkanmaya elverişli, ince makbul deri.
ŞÂHÎ: (fars) Uzun menzilli eski bir top çeşidi
darbezen: Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu 7 karış, her biri 56.5 kg ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top.
BALYEMEZ: (yun, ital) Osmanlılar tarafından XVI. – XVIII. yüzyıllarda İstanbul ve diğer yerlerdeki tophânelerde döktürülüp karada ve denizde kullanılan, orta çapta, uzun menzilli bir nevi ağır top
Şahidarbezen: Bir top çeşidi
TERENNÜM: (ar) Nağme ile söyleme, güzel ve tatlı bir sesle hafif hafif şarkı söyleme
SUPAP: (fr) Su, hava vb. akışkan maddelerin tek yönde akmasını sağlayan parça.
SIRIM: İp gibi kullanılmak üzere sicim kalınlığında kesilmiş deri dilimi, meşin ip
virtus vacui: çok yaşa boşluk
RAPTEDİLMEK: (Bir şey) Bir yere bağlanmak
İKİRCİKLİ: Kararsız, mütereddit
Aleyhillâne: Şeytan ve Şeytan'a uyduğu aşikar kişiler anılırken kullanılır. 'Lanetlenmiş' anlamı vardır.
BUKAĞI: (eski tr) Eskiden mahkûmların ayaklarına takılan ve ucuna pranga bağlanan demir halka, künde
KUKULETA: (ital) Palto, ceket vb. giyeceklere dikili veya ayrı olarak kullanılan, başı ve bâzan yüzün bir kısmını örtecek şekilde bol ve geniş başlık
KEMENT: (fars) Uzaktaki bir kimseyi veya şeyi çekip yakına getirmek için atılan ucu ilmikli ip. / Eskiden îdamlarda kullanılan ilmikli yağlı kayış
zıbık: penis
MUTRİP: (ar) Bir mûsikî âleti çalan kimse, sâzende
MÛTEMET: (ar) Dâirelerde, büyük iş yerlerinde maaş, yolluk vb. para işleriyle görevli olan memur.