Hani söylenilen gelen "çocuk kitabı ama yediden yetmişe herkesin okuması gereken kitaplardan" klişesi var ya, öyle bir kitap diyeceğim ancak, bana kalırsa -ki kalmaz- tam tersi bir durum söz konusu; bu kitaplara öncelikle ihtiyacı olan sözde yetişkin olan fakat ne yetişebilmiş ne de bir şeylerin yetişmesine müsamaha gösterebilmiş bizleriz diye düşünmekteyim.
Bu kitaplarda da çok uzun yıllar öncesinden, unutulmaya yüz tutmuş çocukluğumuzdan bazı çağrışımlarla karşılaşıp, yitirdiğimiz o saf ve içten duygularla hasret gideriyoruz sanırım. Yıllar geçtikçe ne de çok şeyden yoksun ve hasret kalıyor, büyüdükçe eksiliyoruz. Aslında değerli olanın ne olduğunu unutuyor ya da unutmaya zorlanıyor/zorluyor 'uz.
Kitap hepsi birbirinden anlamlı beş farklı masaldan oluşmakta.
Muadilleri gibi biz büyüklere sevgi ve bencilliğin, gerçek güzellik ile çirkinliğin ayrımını yapmaya çalışmakta.
İnsanın yaşamla birlikte akıp giderken nasıl kendi duvarlarını ördüğünü; başkalarının acılarına, sevinçlerine nasıl duyarsız kaldığını ve değer yargılarını gözler önüne sermekte.
... Başkan sütunun önünden geçerken başını kaldırıp heykele baktı. "Amma iş ha! Mutlu Prens nasıl da külüstür duruyor!" dedi.
"Gerçekten de pek külüstür!" diye bağrıştılar, her zaman Başkan'a hak veren üyeler. Heykele daha yakından bakmaya gittiler.
Başkan, "Kılıcındaki yakut düşmüş, gözleri de yerinde yok, artık altın kaplama da değil!" dedi. "Dilenciden pek farkı yok, doğrusu!"
..... Böylece Mutlu Prens'in heykelini yıktılar. "Artık güzel olmadığı için yararlı da değil" diyordu üniversitedeki sanat profesörü.
Başkana hak veren üyeler de hep olacak, başkanlarda. Kimileri saraylarda yaşayıp, altın koltuklarda oturacak, Mutlu Prenslerin yerine kendi heykellerini yaptıracak; kimileri de alın teri, kurşun bir yürek ve sevgiyle var edecek her şeyi.
Seçim bizlerin, gerçekten hangisine ihtiyacımız var acaba?