·432 syf.····Okunma: 07 Eylül 2024 00:00 Son okuduğum kitapta Dracula’dan çokça bahsedilince sanırım bu bir işaret, Dracula’yı okumalıyım dedim. Anlık bir kararla raftan Dracula’yı çektim ve okumaya başladım. Baştan söyleyeyim, bu incelemede tadınızı kaçıracak bir detay, yani bilinen adıyla ‘‘spoiler’’ yok. Kitap, 1897’de yayımlanmış, artık kült bir eser özelliği gösteren önemli bir korku romanı. Korku romanlarının belki en eskisi değil ama özellikle vampir temalı korku-gerilim romanlarının atası diyebiliriz. Kendisinden sonra yazılan vampir romanlarını etkilemiş, yüzlerce filme konu olmuş bir roman Dracula. Burada bahsedilen Kont Dracula ise Kazıklı Voyvoda olarak bilinen Vlad Dracula’dır. Hikâye o kadar benimsenmiş ve yayılmıştır ki sanki gerçekten Vlad Dracula’nın vampir olduğu gibi bir inanış ortaya çıkmıştır. Tabii bunun herhangi bir gerçekliği yoktur.
Ben normalde korku olsun, gerilim olsun bu tip konularda kitaplar okumam çünkü korkarım. Fakat artık bu alandan da eksik kalmak istemediğimden kült bir eserle okumaya başlamak istedim. İşin garip tarafıysa daha çocuk yaşlarda ‘‘Küçük Vampir’’ serisini yalayıp yutmuş, Thomas Brezina’nın korku kitaplarını da ayıla bayıla okumuş biri olarak büyüdükçe korku kitaplarından ve filmlerinden uzaklaşmış olmam.
Dracula hemen hemen baştan sonra günlük ve mektuplardan oluşan bir kitap. Bazı kaynaklarda mektup roman şeklinde adlandırılmış ama bence tam olarak öyle de değil. Mektup, hikâyenin anlatımında çok bir yer tutmuyor. Anlatımda asıl kullanılan tür günlük. Günlük şeklinde yazılmış bir roman desek daha doğru olur.
Romanın konusuna pek değinmeyeceğim. Özetini okumak isteyen her yerden bulur ve okur. Ben daha çok bu romanı önemli kılan, dikkatimi çeken bazı noktalardan bahsedeceğim. Öncelikle hikâye kurgusunun günlük ve mektuplara dayanması çok hoşuma gitti. Yazar, anlatımı tekdüzelikten kurtarıp merak unsurunu iyice öne çıkarmış. Romana adını veren karakter belki Kont Dracula fakat Dracula sürekli sahnede değil. Tüm roman boyunca onun korkusu tüm kahramanların ensesinde olsa da Dracula yer yer görünüp sonra da kaybolan bir karabatak gibi. Bu bakımdan korkudan öte gerilim ağır basıyor ve romandaki tekinsizlik, ilk sayfalardan son sayfalara kadar devam ediyor.
Roman, Jonathan Harker’ın 3 Mayıs tarihli günlüğüyle başlıyor ve 6 aylık bir periyotta geçen olayları anlatıyor, kasım ayında da bitiyor. Net bir tarih olmasa da romandaki bazı detaylardan hikâyenin geçtiği dönemin Viktorya Dönemi, bir başka deyişle kabaca 19. yüzyıl olduğunu anlıyoruz.
Jonathan, Dracula’nın şatosuna doğru bir yolculuğa çıkar ve olaylar gelişir. Karpat Dağları’nın eteğinde, ıssız, yabani bir coğrafyada, Romanya topraklarında bir şato bu. Özellikle çevre betimlemeleri bir korku-gerilim romanına göre dikkat çekiciydi. Olaylara odaklanmışken olaylarla bağlantılı olarak mekânın tasviri de bence çok önemli. Özellikle bu tip romanlarda olay, mekândan bağımsız düşünülemez. Gerçekçiliği artırmak adına mekânın detaylı işlenmesi gerekir. Yazar tam da bu noktada başarılı bir iş çıkarmış.
Jonathan’ın, Dracula’nın Londra’da satın aldığı bazı mülklerin evrak işleri için Transilvanya’ya gitmesi, o korkunç şatoda geçirdiği süre romanın başlangıç noktası. Jonathan bir süre Kont’un konuğu olarak şatosunda bulunur. Bu konukluk sadece konukluk mudur, yoksa başka bir şey midir, onu da okuyanlar görecek. Bu bölümden sonra Jonathan uzun bir süre romanda görünmez. Romanda buna benzer esrarengiz boşluklar, acaba şu zaman aralığında bu karaktere ne oldu dediğimiz yerler bulunuyor. Romandaki merakı canlı tutan da bu detaylar oluyor.
Romanı kendi içerisinde üç bölüme ayırabiliriz. İlk bölümde yukarıda bahsettiğim olaylar oluyor. Jonathan’ın Transilvanya seyahati ve Dracula ile geçirdiği süre bu bölümün konusu. İkinci bölümde romana birçok karakter dâhil oluyor ve mekân olarak Londra ve çevresini görüyoruz. Dracula’nın Londra’ya gelişi, yaşanan birtakım olaylar ve son olarak da tekrar Transilvanya’ya dönüş. Bu bir kaçma-kovalama hikâyesi dersek, yanlış olmaz sanırım.
Baştan beri korku romanı diyorum ama korkudan ziyade gerilim dememiz sanki daha doğru olacak. Benim gibiler için fazlasıyla bir korku romanı ancak geneli düşünürsem yukarıda da belirttiğim gibi gerilim yönü daha ağır basıyor.
Romanda benim en çok dikkatimi çekense kullanılan edebî dil oldu. Bu tarz bir romanda ben şahsen daha düz bir anlatım beklerdim. Fakat dil, beklediğimden çok daha edebî idi. Özellikle Van Helsing’in diyalogları muazzam yazılmış. Van Helsing’den başlı başına bir roman çıkarılabileceğini düşünüyorum. Romanda şu karakter gereksizdi, keşke olmasaydı diyemiyorsunuz. Herkes yerli yerinde, rolüne uygun olarak kurgulanmış.
Romanın gidişatını bir yerden sonra az çok tahmin edebiliyorsunuz. Bu biraz olumsuz bir durum olarak söylenebilir. Bir de bazı sahneleri ben daha farklı hayal etmiştim ve aksiyon yönünden daha hareketli olur diye düşünmüştüm. Dracula’nın kaçak dövüşmesi, sürekli kadın karakterler üzerinde etkili olma çabası biraz düşündürdü. Kendisinin sürekli olarak zeki, kurnaz, manipülatör yönü vurgulanırken bazı anlarda göstermiş olduğu reaksiyonlar sanki bu bahsedilen özellikleriyle çelişiyor.
Sözün özü, vampirlerle alakalı olarak okuduğum son kitabın üstüne böyle kült bir vampir romanı okumak iyi oldu. Bu kitabı belki diğer korku romanlarıyla bir tutmamak, klasikleşmiş bir eser olarak edebî yönüyle birlikte düşünmek gerekiyor.
Son olarak bir parantez de İthaki Yayınları’na açmak isterim. Her ne kadar bazı okurlar imla konusundaki hassasiyetimi ‘‘abartı’’ bulsa da kitapta ciddi sayıda imla hatası mevcut. Kelimelerin yanlış yazımı, harf hataları, ek eksikleri hatta kelime eksikleri şeklinde birçok hata gördüm. Bunun yanında noktalama işaretlerinde de bence ciddi sorunlar vardı. Kitabın yeni baskısında bu hataların mutlaka düzeltilmesi gerekiyor.