·435 syf.····Okunma: 10 Eylül 2024 23:13 DİKKAT DİKKAT
SPOİLER ALERT!!!
Kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız bu inceleme sizler için değil.
Martin Eden'den lise sonda sınıf arkadaşlarımdan birinin okumaya başlamasıyla haberdar olmuştum. Bazı kitapları daha ilk görüşümde okuyunca çok seveceğimi hissederim. Martin Eden'de de böyle olmuştu. Konusunu duyunca seveceğimden emin olmuştum, arkadaşım çok iyi olduğunun garantisini veriyordu. Sonra onun kitabı okuması yarım dönemi bulunca, haftalarca her boş derste sırasında okumasına rağmen, kitap muhtemelen çok iyi ama çok akıcı değil diye bir kanıya varmıştım. O günden bu güne yıllar geçti. Martin Eden farklı farklı yayınevleri tarafından basıldı. Her yerde karşıma çıkmaya devam etti, uzun bir süre hem masamın üzerinde hem storytel kitaplığımda bekledi derken 2024 ağustosunda sesli kitap olarak dinlemeye başladım. Açıkçası elimde İş Bankası basımı vardı, ondan okumak istiyordum ama sesli kitap hali İletişim Yayınlarıydı. Ben biraz dinleyip, kaldığı yerden okuyan biri olduğumdan başta üzüldüm bu duruma ama bu sayede ikisini karşılaştırma fırsatım oldu ve şahsen İletişimi daha çok beğendim. Bir yerden sonra okumaya da İletişimle devam ettim.
Gelelim Martin Eden'a. Kitabı daha 10 dakika önce bitirdim. Sayfayı kapattığım an sinirim çok bozuldu. Sonuna o kadar sinirlendim ki, sırf o son bir iki sayfa için 1 puan kırmaya karar vermiştim ki 1000kitap ı açana kadar vazgeçtim, bastım 10 puanı. Belki biraz duygusal davranıyorumdur. Başka bir zaman olsa 9 puan verirdim geneline ama bugün sıcağı sıcağına içimden böylesi geldi.
Bu arada araya kaynamasın, kitap gayet akıcıydı. Arkadaşımın aylarca süren maratonunu o zamanlar ders çalışmaya ayırdığı vakitlerin fazlalığına veriyorum.
Martin Eden'le çok empati kurdum. Baştaki saf hallerine kızdım zaman zaman. Ama o zamanlar bile kendi düşüncelerine, yargılarına olan inancını çok takdir ettim. Çalışma azmi bana kendimi kötü hissettirdi. Bir yandan helal olsun sana dedim. Bilgiye olan açlığı benim için kitaptaki en değerli şeydi. İnsanların ikiyüzlülüğü, burjuvanın adiliği bunlar zaten bildiğimiz şeyler. Martinin azmi, hevesi, öğrenme arzusu kitabı bana soluksuz okuttu.
Ruth'a başta pek kızmadım ben. Martin'den çalışmasını istemesi ya da kendince onu şekillendirmeye çalışması özünde ikisinin geleceği içindi. Martin gerçekten de fazla hayalperestti pek çok açıdan. Ama bir noktadan sonra Martinin kendisini her konuda aştığını farkettiği halde, yazılarının hepsini okuduğu halde ya da bir sosyalist olmadığını bildiği halde aile yemeklerinde, diğer insanların yanında hâlâ onu utandıracağını düşünmesi, kuzenlerinin ondan nasıl hoşlandıklarını anlayamaması, Martin'in lâf ettiği herkesi savunması bana katlanılmaz gelmeye başladı. En baştan birbirlerine göre değillerdi.
Martin'in yemeden içmeden uyumadan yazması ilham verici olduğu kadar üzücüydü. Özellikle ilk kez bir dergiden komik bir rakamla geri dönüş alıp yataklara düştüğü sahne, sonrasında dergilerden parasını alamaması çok gerçekçiydi.
Sonlara doğru "bunları zaten yazmıştım" düşüncesiyle hayattan, insanlardan kopmaya başlaması ve tabii finaliyle beni kahretti. Epeydir bir kitaba bu kadar üzülmemiştim. Üstümde zaten sonbahar hüznü varken bu da tuzu biberi oldu.
Güzel olan birkaç şeyse Maria'ya yaptığı iyilik ve tekrardan Joe ile karşılaşmasıydı. Joe demişken çamaşırhanedeki günleri de unutulmazdı. Aynı şartlarda olmasa da haftanın 6 günü çalıştığımdan istemsizce haddinden fazla empati yaptırdı bana.
Uzun lafın kısası, seveceğimi biliyordum ve çok sevdim. Finali aradan biraz zaman geçince evet böyle olmalıydı diyeceğimi bilsem de sıcağı sıcağına canımı çok sıktı. Her şeye rağmen kendisi için yazmasını ve okumasını isterdim. Onu yüceltenler bir süre sonra yerin dibine sokarken gülüp geçecek kadar güçlü olmasını isterdim. İkiyüzlülüklere rağmen ayakta ve canlı kalmasını isterdim. Birazcık umut bana iyi gelebilirdi ama kitabın da yazarın da böyle bir vaadi yok.
- SON -