Martin Eden; yalnız ve yoksul bir gencin, aşkına kavuşmak için yazar olma çabasını ve bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor. Aşk, heyecan, umut, yoksulluk, çaresizlik, yalnızlık ve hayal kırıklığı…
Her şey bir gün Martin’in bir soylunun hayatını kurtarmasıyla başlar. Martin bunun şerefine yemeğe davet edilir ve bu yemekte hayatını kurtardığı kişinin kız kardeşi Ruth’a âşık olur.
“Sonunda o kadınla karşılaşmıştı; kadınlar hakkında düşünmeye alışık olmadığı için pek düşünmediği, ama günün birinde karşılaşacağını belli belirsiz de olsa umduğu kadınla. Aynı masada, hemen yanında oturmuştu. Elini elinin içine almış, gözlerinin ta içine bakmış ve orada güzel bir ruh görmüştü; aynasında parladığı gözler kadar, ona biçim verip ifade kazandıran beden kadar güzel bir ruh.”
“Meğer hep uykudaymış; şimdiyse hayat buyurgan ve kaçınılmaz sesiyle gümbürdüyordu kapısında. Büyük bir telaş içinde kapının kol demirini takıp demir ızgarasını indirmeyi düşünürken, aklına eseni yapan içgüdüleri bütün kapıları sonuna kadar açıp bu harika yabancıyı içeri almaya zorluyordu onu.”
Martin’in içinde bulunduğu hayat ile Ruth’un hayatı çok farklıdır ve Martin’in Ruth ile birlikte olabilmesi için çok paralar kazanması çok okuması gerekir. Martin, çevresindeki bütün insanların küçümseyici ve alaycı bütün düşünce ve davranışlarına rağmen okuyup yazar olmaya karar verir. Ve böylece Ruth ile evlenmesinin önündeki engelleri aşabileceğini düşünür. Kitaplarla yatıp kitaplarla kalkar, uykusundan kısıp daha fazla okuyup yazmaya çalışır ve böylece Ruth’a yaklaşmaya çalışır.
“Yazmak istedin, yazmaya da çalıştın ama yazacak hiçbir şeyin yoktu. İçinde ne var senin? Bazı çocukça kavramlar, birkaç az pişmiş duygu, çokça sindirilmemiş güzellik, koskoca ve kapkara bir cehalet, aşkla yanan bir yürek ve aşkın kadar büyük, cehaletin kadar nafile bir tutku.”
Kütüphaneden çeşitli kitaplar alıp hem farklı alanlarda bilgi edinir hem de Edebiyatı öğrenir. Bir sürü olumsuz dönüşe rağmen hemen her gün gazete ve dergilere sayısız hikâye ve şiir gönderir. Öyle ki sırf bu yazıları göndermek için aç kalmayı bile göze alıp cebindeki son parayla yazılarını gönderir. Tüm bu süreçte çevresindeki herkes ona hasta gözüyle bakar, hiçkimse onun yazdıklarının bir gün yayımlanacağını düşünmez, ona inanmaz; gün gelir Ruth bile… Fakat sonunda editörlerden olumlu dönüşler gelmeye başlar ve yazıları yayımlanır, kitabı basılır ve herkesçe bilinen bir yazar olur. Ona inanmayan, yüzüstü bırakan, terk eden insanlar hiçbir şey olmamışçasına Martin’in yüzüne gülmeye, evlerine davet etmeye, ondan para istemeye çalışırlar.
"Aynı adamım. Ne yeni bir erdem sahibi oldum ne de yeni bir gücüm var. Beynim, eski beyin. Edebiyatta veya felsefede yeni bir fikir ortaya atmadım. Kimse beni istemezken hangi kıymete sahipsem şimdi de öyleyim. Şu anda kafamı en çok kurcalayan şey, beni neden istedikleri. Beni kendim olduğum için istiyor olamazlar çünkü hâlâ eskiden istemedikleri kişiyim. Demek ki beni başka bir şey için, benim dışımda bir şey için, ben olmayan bir şey için istiyorlar! Sana bu şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi? Gördüğüm kabuldür bu. Halbuki o kabul ben değilim. İnsanların kafalarındaki bir şey o. Bir de kazandığım ve kazanacağım paralar için istiyorlar. Halbuki o para da ben değilim. Para bankada duran, herkesin cebinde olan bir şey. Sen de mi bunun için, kabul ve para için mi istiyorsun beni?"
Başta Ruth olmak üzere insanların bu ikiyüzlü tutumu Martin’i hayattan, insanlardan soğutur ve yaşamdan koparır.
“Hayat hastalıklı bir şeydi, daha doğrusu hastalıklı bir hale gelmişti; dayanılmaz bir şeydi. "Ölü adam hiçbir zaman dirilmez!" Bu dize derin bir minnet duygusuyla birlikte kıpırdattı içini. Evrendeki yegâne hayırlı şey buydu. Hayat acı veren bir bezginliğe dönüşünce, ebedi uykusuyla ölüm teselliye hazırdı. O zaman ne bekliyordu? Artık gitme vaktiydi.”
“İnsanlardan iyice uzaklaşmıştı. Onlara düzgün davranmak her geçen gün daha zor geliyordu. İnsanların varlığı Martin'i huzursuz ediyor, onlarla konuşma çabası asabını bozuyordu. İnsanlardan rahatsız oluyor ve biriyle yan yana geldiği andan itibaren ondan kurtulmanın çaresini aramaya başlıyordu.”
“Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi. Uyanık geçirdiği her an, etrafında ve üzerinde çiğ bir öfkeyle parlıyordu. Acıtıyordu. Dayanılmaz bir acı veriyordu.”
Jack London’ın hayatından benzer izler taşıyan, uzun ama sürükleyici, hemen herkesin kendinden bir şeyler bulacağı, okuyucuya “Martin Ruth’u mu sevmişti yoksa sevginin kendisini mi? Başarı mıydı istediği yoksa başarı yolunda dönüştüğü adam mı? Bir yere uyum sağlamak bizi oraya ait yapmaya yeter miydi? Bir insan sevdiği için değişebilir miydi hatta değişmeli miydi?” gibi soruları düşündüren güzel bir kitap.
Ve son olarak Martin Eden, nam-ı diğer Mart, haklıydı; o kitaplar zaten yazılmıştı…