“Vanya Dayı olmak...”
Bazen kendi kendime düşünüyorum: Acaba Çehov’un kitaplarını fazla mı abartıyorum? Ama sonra her okuduğum eserin ardından yine aynı noktaya geliyorum: Eğer abartılmayı hak eden bir yazar varsa, o kesinlikle Anton Çehov’dur. Hatta bu düşünceye vardıkça, önceki övgülerimde bile az davrandığımı fark ediyorum.
Bu eseri kitap demek eksik kalır, tiyatro metni demek daha doğru olur; çünkü sadece satırlarla değil, sahneyle ve oyunculukla da can bulacak kadar güçlü bir yapı. İçinde kayıp zamanlar, gerçekleşmemiş hayaller, bastırılmış duygular var. Ve tüm bu yıkıntıların içinde hâlâ sönmemiş umut kıvılcımları… Karşılıksız aşk, sevgi dolu bir dayı–yeğen bağı… Her şey bir arada.
Gözyaşları yerine bu sefer kalplerin içinde sessizce ağlayan bir ses vardı. “Vanya Dayı” sanki içimde çoktan yer etmiş bir duyguymuş da Çehov onu kelimelere dökmüş gibi hissettirdi. Her satır bana kendi duygularımı yeniden anlattı, yeniden yaşattı.
Diyaloglara hayran kaldım. Tıpkı “Altıncı Koğuş”u okurken hissettiğim o derin içsel sarsıntı, bu eserde yeniden doğdu. Aslında Çehov’un tüm eserleri bu hissi yaşatıyor bana; sanki her biri insan ruhunun başka bir odasına dokunuyor.
Astrov ve Vanya Dayı karakterleri… Aynı zamanda hem çok benzer hem de birbirine tamamen zıtlar. Aynı şeyi savunup farklı kelimelerle anlatmaları, ya da aynı cümlelerle farklı anlamlar yüklemeleri o kadar etkileyiciydi ki. Bu diyalogların içinde en çok kendimi Vanya Dayı olarak gördüm. Çünkü onun cümlelerinin altında yatan binlerce anlam vardı; günümüz dünyasını, insan ilişkilerini, sevgiyi, nefreti, umutsuzluğu anlatıyordu sanki…
Ve o son sahne…
Sonya ile Vanya Dayı arasındaki o dokunaklı diyalog. Tüm eserin özeti gibi:
“Yaşayacağız, Vanya Dayı…
Çok acı çektik, gözyaşı döktük…
Tanrı acıyacak bize. Seninle parlak, güzel bir hayata kavuşacağız.
Mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz. Ve… dinleneceğiz.”
Konusu hakkında uzun uzun açıklama yapmaya gerek bile duymuyorum. Sadece okuyun. Bu metni okuyun ve hissedin.
---
İçimdeki Çocuğa...
Hayatın mutluluğunu belki tadamadık. Ama bir gün meleklerin sesini duyacağız.
Elmas gibi parlayan yıldızlarla örtülü gökyüzünü göreceğiz.
Dünyanın tüm acıları, tüm kötülükleri; her şey merhametin ışığında silinip gidecek.
Ve biz… sonunda dinleneceğiz.
Buna inanıyorum.
Bir gün, mutlaka huzur içinde olacağız…
---