Bir Düğün Gecesi, Ölmeye Yatmak’tan altı yıl sonra 1979’da yayımlanır. Romanın arka planında bu defa Cumhuriyet’in kuruluş yılları yerine 1971 darbesinin izleri vardır. 1972 yılının Ankarası’nda geçen ve asker işadamı birlikteliğini sembolize eden bir düğün gecesinin anlatımından oluşan roman, başta Ömer, Tezel ve Ayşen olmak üzere çeşitli karakterler aracılığıyla okura dönemin sosyal panoramasını sunar.
Aysel bu düğünün kişileri arasında olmayı reddederek, Bir Düğün Gecesi romanının yazılmasını mümkün kılmıştır. Başka bir deyişle Aysel’in yokluğu bu romanın varoluş sebebidir. Aysel’in fiziksel olarak düğünde bulunmaması, Bir Düğün Gecesi romanının merkezinde olmasına engel değildir.
Dar Zamanlar’ın birinci romanı Ölmeye Yatmak ve üçüncü romanı Hayır...’ın baş kişisi Aysel’in, Bir Düğün Gecesi’nin anlatıcıları arasına katılmaması, dahası bu romanın anlatıcı-yazarlığına soyunan karakter Ömer’in “Aslında bu romanın hiç baş kişisi yok.” demesi yazar Adalet Ağaoğlu tarafından yaratılan önemli bir boşluktur. Üçlemenin diğer iki romanının başkişisi Aysel’i bu romanda düğünden, yani anlatı mekânından uzak tutan yazar, başkişi konumuna başka bir karakteri yerleştirmemiş, o konumu adeta Aysel’in yokluğu iyice göze çarpsın diye boş bırakmıştır. Aysel bu defa da yokluğuyla anlatının merkezindedir.
“İntihar etmeyeceksek içelim bari” cümlesiyle başlayan Bir Düğün Gecesi, 12 Mart Türkiye’sini hem gerçekçi hem de alaycı dille işleyen bir kitaptır. Dar Zamanlar Üçlemesi’nin ikinci kitabıdır. Romanın başında bu cümleyi söyleyen Tezel romanın sonunda “dayanmak zorundayım” der.
Fethi Naci şöyle diyor:
Sevgisizliklerin yıkılışların kuşkuların kaçışların kendinden hoşnutsuzlukların romanı “bir düğün gecesi” toplumsal çözülüşün ağır bastığı bir dönemde yalnız bireylerin yalnız bireylere bel bağlamaya çabalamalarının romanı.
Nicedir bekleyen bir eleştirinin romanı. Yer yer Sart’ın “cehennem başkalarıdır” sözünü anımsatan bir roman… ama bu kadar değil karanfilleri gülleri glayölleri aşarak Anadolu kulübüne girebilen sarı kır çiçeklerinin de romanı.
Romanın birtakım kişilerini serinin ilk romanından Ölmeye Yatmaktan tanıyoruz: Tezel -Ömer- Aysel… devrimci gençlere yöneltilen eleştirinin başlangıcını da sessizliğin ilk sesi adlı hikaye kitabındaki “eskiden bir sabah”ta bulabiliriz.
İlk kez 12 Mart’ı tarihsel yerine oturtan bir roman okuyoruz. İşkence hikayelerinden kurtulmuş devrimci dalkavukluğundan kurtulmuş bir roman… Ağaoğlu duygusallıklardan kurtularak bakabiliyor insan gerçeğimize.
Ağaoğlu ilk bakışta yadırganabilen bir yöntem uygulamış romanında kişilere olaylara topluma yöneltilen eleştirilerin büyük çoğunluğu nihilist anarşist her tür inançtan kirişi kırmış Tezel’den geliyor.
Oysa Tezelin duvara bir slogan yazsa tek yol alkol yazacağına hepimiz inanırız.
Adalet Ağaoğlu sanırım 1972’nin bozgun havasını vermek için böyle bir yol tutmuş çünkü Tezel’in eleştirileri uzun boylu bir zihinsel çaba gerektirmeyen eleştiriler, günlük yaşamdan gelen belirli insan ilişkilerinden gelen eleştiriler. “Ne yakınıyorsun devlet mi istiyorsun sen de konyak şişelerin kapağını çevirdin mi Sırp diye açılabilmesini sağlayacak güçlü bir hükümetin olmasını mı istiyorsun yoksa”
12 Mart için pek çok roman yazıldı ancak çoğu işkence ve kahramanlık edebiyatıydı ilk kez 12 Mart’a değişik bir açıdan bakılıyor.
Romandaki bölümler değişik kişilerin ağzından ya da gözünden verilmiş böyle olunca kişileri ancak o kişilerin konuşabileceği gibi konuşturmak önemli bir biçim sorunu oluyor. Adalet Ağaoğlu bunu büyük ölçüde başarmış. Sözgelimi ressam tezel’in boğaz Köprüsü’nden geçerken burada boğazda kız kulesi önlerine salkım saçak düşen ışıklar bir yudumluk içkiye ne güzel meze olur, sözü ressamca bir söz bir içkici sözü yazarın dikkatsizliğine denk geliyor belli ki çünkü eserin yazıldığı günlerde henüz boğazköprüsü açılmamıştı.
Romantik bir geceyi anlatıyor gibi gözükse de kapsadığı zaman bir gece değil.
Romanın asıl eleştirisi devrimci öğrencilere yönelik. Babası bir şarkıcı kadına tutulup anasını bıraktığı, adanalı fabrikatör oğlu da kendisini değil başka bir kızı sevdiği için hızlı devrimci kesilen Zehraya mesela…
Anasının babasının parasıyla profesyonel devrimcilik yapmaya kalkışan bu arabayı keyif için tutmuyorum altımda… bir gün bir gün deyip duran kendisine abi diyen elinde iki paket sigarasıyla hapishanede ziyaretine gelen gencecik bir öğrenciye ulan beni sen ele verdin değil mi diyebilen Oktay gibi tipleri eleştiriyor.
Yazar öğrenci gençliğin durumunu daha derinliğine gözler önüne sermek için “Gerçek her zaman devrimcidir” ilkesine bağlı kalarak Tuncer’i ve Ayşen’i değişimleri içinde anlatır. Sınıf değiştirmenin utancını taşıyan Tuncerle sınıf değiştirememenin acısını yaşayan Ayşeni.
Romanın en önemli kişileri Tezel ve Ömer. Ağaoğlu söyleyeceklerinin çoğunu onlara söyletiyor.
1980 den önceki 12 Mart romanları Türkiye’de toplumcu gerçekçiliğin egemen olduğu bir dönemin ürünleri. Yazarlar haksız düzen sağ sol çatışması polis baskısı işkence gibi konuları işlerken dile getirmek istedikleri toplumsal gerçekleri ön plana almış; romanı, bir araç olarak görmüştür. 80 sonrası romanın göze çarpan özelliği ise yazarın toplumsal sorunlardan biçim sorunlarına eğilmesidir. Ancak sözünü ettiğimiz iki dönem arasında geçiş romanı sayılabilecek yapıtlar var.
Adalet Ağaoğlu’nun “bir düğün gecesi” bu tür romana en iyi örnek. Çünkü yazar hem toplumsal sorunları hem de roman anlatı tekniklerini çok başarılı olarak dengeler. Bir düğün gecesi 1970’li yıllardaki Türk toplumunun genel bir tablosunu sunar, o dönemi ilerici ve gerici tipleri ile yansıtan ve bundan ötürü de panoramik bir roman. Aynı zamanda birkaç Aydının birey olarak iç dünyalarında yaşadıkları sarsıntının derinlemesine anlatıldığı dramatik bir roman da.
Daha önce Halide Edip Adıvar sinekli bakkalda Rabia’yı abdülhamit dönemi İstanbul’un çeşitli çevreleri arasında dolaştırarak fakir bir Müslüman mahallesi olan sinekli bakkalı, bir nazır konağını, saray çevresini ve jöntürkleri teker teker romana sokmuş ve böylece panoramik bir tablo çizmişti, aynı zamanda Rabia’nın Peregrini ile evlenmesi ile de öyküsünü batı doğu karşıtlığı temasına oturtmuştu.
Adalet Ağaoğlu ise roman karakterlerinden birini dolaştırmak yerine küçük bir mekanda toplumdaki bütün tipleri bir araya getiriyor. Tarih 26 Kasım 1972 yer Anadolu Kulübü.
Roman kişilerini; düğünde buluşan oğlan ve kız tarafının aileleri oluşturuyor, dönemin ordusu iş çevresi devrimcileri polisi var bu düğünde. Bu fonun arasına üç karakterin öyküsünü yerleştirir. Bu insanların kişiliklerini belirleyen sosyo ekonomik koşullar olduğu gibi o dönem Türkiye’nin tipik insanlarını görürüz. Sadece tipik insanlar değil tipik durumları da. Ercan ve Ayşe’nin nikahı askeriye ile burjuva işbirliğinin göstergesidir, düğünde kişiler sağ ve sol olarak ayrılır aile içinde politik nedenlerle bölünme bu yüzden oluşan düşmanlık o döneme özgüdür.
Belli ki yazar bu tipik insanlar ve durumlar aracılığıyla düğünü o dönemin küçük bir Türkiyesi olarak sunuyor.
Romandaki dramatik yapı düğün halkından üç yolcunun yaşadığı acı olaylardan kaynaklanır. 20. Yüzyılda batı romancıları yazar olarak metinde kendilerini hissettirmemek için yeni anlatım yöntemleri aramışlardır böylece Türk romancılarına da örnek olurlar.
Bu bakımdan bir düğün gecesi ele alınmaya değer.
Adalet Ağaoğlu Tutunamayanlar da Turgut’un kafasından geçenleri okura aktaran silik anlatıcıdan da vazgeçmiş üçüncü kişi ağzından öykülemeyi hepten kaldırmış yalnızca birinci kişi ağzından ve sessiz olarak içinden konuşan karakterleri bırakmıştır.
Roman baştan sona iç konuşmalarla sürdüğü için bağımsız iç konuşma yöntemi anlatımda kullanılmıştır denilebilir. Romanda diyalogdan çok iç konuşmalara yer verilmesi, karakterlerin her birinin dışarıda çizdikleri portrenin aksine yalnız, kaygılı, huzursuz ve mutsuz oluşları Bir Düğün Gecesi’nde yabancılaşmanın tüm topluma yayıldığının en önemli göstergelerinden biridir.
Bu yöntemi Türk edebiyatında ilk kez deneyen AA. Aslında adalet Ağaoğlu düğün salonunu bir sahne gibi kullanarak iç konuşma tekniğini tiyatro tekniği ile birleştirmiş, bir an için bir düğün gecesini roman olarak değil de tiyatro olarak düşünürsek kurgu ve tekniği daha kolay kavrarız. Eğer roman oyunlaştırılsaydı Metinde hiçbir şey değiştirmeden sessiz iç konuşma yerine sesli yöntem kullanmakla bu başarılabilirdi.
Bir Düğün Gecesi’nde on iki bölümün her biri Ömer’in iç konuşmasıyla başlayıp diğer kişilerin iç konuşmalarıyla sürer. Onun roman kişisi ve anlatıcı olarak işlevi diğerlerinden biraz daha farklıdır. Düğün gecesini gözlemleyen, bu kişileri bir araya getirerek anlatıya katan aslında Ömer’dir. Bunu kendisi de sık sık: “Görüyor musun Ömer, bir romancı olmanın eşiğinde duruyorsun.” gibi ifadelerle dile getirir. Kısaca bu düğün gecesinin romanlaşması, Ömer’in orada bulunması ve bir kamera gibi düğündeki kişileri izleyerek, onların beklide yalnızca
Ömer’in kafasında yarattığı birer kurgudan ibaret olan iç konuşmalarını veya Albay Ertürk’e yaptığı gibi hatıra defterinden notlarını okura aktarmasıyla mümkün olmuştur.
Aysel’in düğüne gelmemesi Tezel’i hiçliğinden kuşkuya düşürür; çünkü bu düğünde olmayı reddetmek, asker iş adamı birlikteliğinin sembolü olan bu düğünü protesto etmek Aysel’in hâlâ başkaldırısını sürdürdüğünün, bazı değerler adına mücadele ettiğinin göstergesidir. Aysel ülküye, Kemalist ideolojiye inancını yitirmiş olsa da, bu eylemiyle herkese bir aydın olarak hâlâ uğruna savaşılacak değerler olduğunu göstermektedir. Anadolu Kulübü’ndeki düğünde çiftetelli oynamayı reddederken insanları belli kalıpların içine sokmaya çalışan, birilerinin maddi çıkarları için Ayşen gibi gençleri kurban eden sisteme ve sistemin bir parçası haline gelen, modernleşelim derken giderek yozlaşan, “adı Anadolu kendi klüp olan” mekânın kendisi gibi bir ucubeye dönüşen topluma yabancı olduğunu ilan etmektedir.
Bağımsız iç konuşma yöntemi birçok bakımdan kısıtlayıcı, başarıyla uygulanması güç ama Adalet Ağaoğlu yöntemin cenderesinden kurtulmak ve rahatlamak için çözümler aramış, bunlardan biri iç konuşmanın bir başkasıyla konuşuyormuş gibi yapılması: örneğin Fitnat hanım neden ayrı ayrıyız hep aynı yerlerdeyiz Âh Selim bey Selim bey erkenden göçüp gittin diye başlayan iç konuşmasında ölmüş olan kocasına dert yanar.
Düğün sahnesinin aktörleri kabaca ilericiler ve gericiler olmak üzere ikiye ayrılıyor yazarın bu iki grubun kişilerini canlandırma tekniği farklı. Gericileri i̇lhan, emekli albay Ertürk, müjgan gibi yüzeyden ve tip olarak kaba 1-2 fırça darbesi ile çizmekle yetiniyor, ilericileri ise Tezel Ömer Ayşen psikolojik sorunlarıyla derinlemesine karakter olarak canlandırmış.
Gerici kesimi sergileme yönteminde ince ayrımlara yer yok mesela. İlhan, kendi tipinin en belirgin özellikleri ile anlatılıyor, komünizm düşmanlığı, çıkar ilişkileri sayesinde arsa kapatma, kredi alma, orduya motor satma gibi marifetleri ile.
Romanın sonunda tempo hızlanır bu zevksiz düğün cümbüşü Ömer’in bilincinden bize yansır adeta freni patlamış bir kalabalık anlatılmaktadır. Berna Moran bu bölüm için şöyle yorum yapar: topluma yüzeysel bir yaklaşım gerektiren panoramik roman için kişinin bilincine sızmamıza yarayan iç konuşma uygun bir yöntem değil öyleyse verilmek istenenle kullanılan teknik arasında uyumsuzluk var.
Her bir karakter; okura, iç konuşma ile dönemi duyguları ustaca aktarır. Kitapta bir kişinin değil birden çok kişinin anlatımı egemendir, böylelikle her karakterin duygularını okuyabiliyoruz. Bu diyaloglar, orada olmayan kişilerle de yapılır düğündekilerle de yapılır. Ömer karakteri başattır, hatta düğünde olan olmayan pek çok kişiyi tanıtır, o bize salonu bilincinden geçirerek anlatır.
Kitapta iki aileyle hepimizin tanık olduğu bir düğün geleneğinin içinde buluruz kendimizi. 12 Mart Türkiye’sinde siyasi güçler toplumu hatta kardeşleri bile yavaş yavaş bölmüştür. Kitapta iki önemli aile vardır: İlhan Dereli, avukat müteahhit ve zengin; Hayrettin Özkan, tümgeneral ve nüfuzlu. Özkan ve Dereli ailelerinin evlatlarının evliliği kapitalizm ile askeri otoritenin güçlerini birleştirmesidir aslında. Hatta davetiyeleri bile bunu açıkça dile getirir. Tezel, Ömer, Tuncer hepsi bizim gerçeğimizdir; aile ilişkileri, darbelerle güçlenen kapitalizm, haklı değil güçlü olanların yükselişini okuruz. Kadınların yaşından küçük gözükme yarışı, erkeklerin güce tapışları, aydınların yanlışları ve kendini sorgulayışları, gençlerin solculuk yolculuklarında sona gelemeyişleri, asker ve kapitalizm birleşimi…
“Dereli ve Özkan Aileleri
Kalkınan memleketimizin milli temeline yeni bir harç olmak üzere kızımız Ayşen’le oğlumuz Ercan‘ın -yoksa Ertan mıydı?- Anadolu Kulübü’nde yapılacak olan nikâh ve düğün töreninde sizleri aramızda görmekten mutluluk duyarlar.
1968 Kuşağı’nın devrimciliği, üniversite gençliğinin daha özgür bir ortam için mücadelesi ve daha birçok şey kitabın oluşum sebebi. Ölmeye Yatmak romanında Aysel, Atatürk Türkiye’sinin idealist kadın tipi olarak işlenmiş ancak idealizmin çıkmazları da ana merkeze alınmıştır. Bir Düğün Gecesi’nde Tezel, ikinci cumhuriyet neslidir, çıkmazları derinden yaşayan tiptir. Burada Aysel akıllarından geçen olaylara etkisiyle anılan bir karakterken kız kardeşi Tezel romanı başlatan devrim, solculuk, asker-siyaset, aile ilişkileri ve kapitalizm gibi birçok meseleyi kurcalamamızı sağlayan karakterdir. Tezel; Oğuz Atay’ın ‘tutunamayanı’dır, hayattan cevabını alamadığı sorular karşısında humora başvurur; romanda anlatılan evlilikleri ve solculuğunun beğenilmemesi yönleriyle aykırı bir tiptir. Aslında o akrabalıkta, ailede yapmacıklıkları çok iyi gören ama düzeltmeyen sonra boş veren nihilist Tezel’dir. Yazar, belki de bu yüzden askeri ve var olamamış kadınları Tezel’in gözünden verir.
Kitapta önemli bir metafor da ‘içki’dir. Yazar, gerçekleri daha da keskinleştirmek için içkiyi Tezel’le bütünleştirmiştir. Tezel sarhoş olur, kurallar da yok olur. Böylelikle dili sivrileşir ama alayla en gerçekçi gözlemleri de o yapar. Tezel, solun mücadelesinin kaybedildiğini asker üzerinden şöyle anlatır: “…payımıza düşen en küçük birer daireyi Küçükesat’taki külüstür apartmanın iki dairesini işte, Aysel’le ben –eee mirasa karşıyız ya- yeni anayasa özgürlüğünden başı dönmüş olarak subaylara yüzme havuzu, kıyı konutu falan yapılsın diye şanlı ordumuza bağışlamıştık, çoktan!”
Aydının ve solun hayal kırıklığı bu cümleyle özetlenmiş. Aynı zamanda erkek egemen toplumda miras paylaşımı da. Tezel karakteri; okura kadınları, sonradan görmeleri, samimiyetsizliği birleştirerek anlatır.
Tezel’in ve Aysel’in erkek kardeşi İlhan’la aralarında, hayat tarzı ve siyasi anlayış farklılıkları, aynı zamanda gerilimleri de var. İlhan bir taşra avukatı, kısa yoldan köşeyi dönen paraya dayanan itibarı olan paragöz, kız kardeşlerinin solculuğunu sindiremeyen abidir. Gerçi bu “sindirememek” karşılıklıdır.
Romanın aklıselim karakteri üniversite hocası Aysel’in kocası Ömer’dir. Tutunamayan Tezel’i tutmaya dizginlemeye çalışır. Ancak Ömer tutunmaya zorunludur kitap boyu, çünkü o gençlerin sevdiği Ömer Hoca’dır. Genç kız Ayşen için Ömer çok kıymetlidir çünkü ona hayran hatta âşıktır diyebiliriz. Ayşen’in üniversite yıllarında solcu olmasında Ömer Hoca’sının payı büyüktür. Ancak Ayşen İlhan Dereli’nin kızıdır, ona solculuk hiç yakışmayacaktır ve yaptığı evlilikle de solcu olamamanın sıkıntısını çok derin yaşamıştır. Ayşen çok savrulmuştur, şu cümlelerinde “düşünce yalnızlığı”nı anlarız: “Bu kentte Ayşen diye bir kızın onca kimsesi arasında bunca kimsesiz olduğunu kim bilebilir.”[2]
Ömer Hoca, Ayşen ve diğer öğrencileri için yol göstericidir ama Ayşen yol göstericilik ve hayranlık arasında gidip gelmiştir. Ömer o dönemin birçok aydını gibi cezaevine girer. Yazar bu kısmı Ömer’in anılarından bir cümleyle, yönetimin ve askerin aydına bakış açısını şu şekilde ifade eder: “Bu aydın takımıyla başımız dertte kumandanım”[3] Artık aydın içe çekilmiş ideolojisini ve çevresini sorgulamaktadır. Yazar, Ömer üzerinden aydının ümitsizliğini işlemiştir. Ancak bu ümitsizlik içinde Tuncer, Yıldız, Ayşen gibi birçok öğrencisine ışık olmuştur. Dersleri boykota giden öğrencilerine verdiği öğütler, solun hatalarını gösterdiği için kıymetlidir. “Yarın bu düzen değişince ülkenin yeni ekonomistlere, mühendislere, mimarlara, yargıçlara gereksinimi olacak. Ama siz bu alanları size karşı olanların eline bırakacaksınız, gerçekçi bir tutum değil bu.”Ancak Tuncer bu cümlelere “Bizi geriletmek için bahane değil mi bunlar?” diyecektir.
Yazar öğrenciler üzerinden -çünkü onlar çok farklı kültürlerin çocuklarıdır- Ömer’in haddizatında tüm aydınların halkçılığını, solculuğunu, halka inememesini Tuncer’in dilinden dinleriz: “siz de o dar sokaklardan, dik yokuşlardan, lağımlarını dışarı akıtan çatı altlarından uzaksınız”[4]
Adalet Ağaoğlu, sloganlaşan, içi boşalan özgürlük vaadlerinden toplumun yorulduğunun farkındadır. Gençler değişim için direnmişler, Ömer Hoca’larıyla direnişe destek vermişlerdir. Ancak darbeler, idamlar, kapitalizmin daha da güçlenmesi onları da kırmış zamanla apolitik olmuşlar veya onlar da kapitalizm çarkında öğütülmüşlerdir.
Kitapta polis, asker, üniversite çevresi, aile ve işçi sınıfı unsurları dönemle bağlantılı değişimleriyle işlenmiştir. Polis ve asker politize olma yönüyle vardır. “Biz, aramıza en çok polis sızmış bir kuşağız ya hocam, …” cümlesi polis-devlet ilişkisini göstermektedir. Polis karakteri, Tuncer’in yakından tanıdığı Ahmet’tir ama eylemlerde Ahmet hem onlardandır hem de değildir. Hatta polis Ahmet’in hayata yoz bakış açısı Tuncer ile diyaloğunda biraz ortaya çıkar. “onunla tek tartıştığımız konu üniversite. Biz girdik ne oldu? Bunu duyunca Ali Usta, Hayatta piştiği gibi kitapta da pişmeli insan, demişti.” Yazar, asker ve darbe eleştirisini Albay Ertürk üzerinden de yapar. Öyle ki yazar eleştirileri nedeniyle belli kesimlerce yok sayılmış ve eleştirilmiştir. Düğünde Harp Okulu Marşı’nı ya da Kore Gazileri Marşı’nı çalmalarını istemeleri ve marşlarla dans eden insanlar…
İşçi sınıfı kitapta başat bir karakter değil. Ama Ali Usta karakteriyle emeği, dik duruşu alkışlar. Bunun En belirgin kanıtı -Ali usta; İlhan Dereli’nin bir çalışanı, tesisatçısıdır- düğüne davetli olduğu halde gitmemiştir. Mücadelesine ihanet etmeyen Ali Usta tüm karakterlere “İşini iş gibi yaparsan köpekliğe yer kalmaz” cümlesiyle emeğin gücünü anlatmıştır ve genç takıma solun emekçi yönünü göstermiştir.
Kadın, yazarımızda aydınlanmamanın ve aydınlanamamanın temsilcisi olmuş. Tezel Ve Aysel karakterlerinin karşısında Müjgan, Gönül, Eytın Hanım, Fitnat Hanım… vardır. Bu kadınlar süslenmişler ancak düşünmemişler, olamamışlardır. Taktıkları küpeler, eş ve akraba ilişkileri her şeyleriyle olmamışlığı ve samimiyetsizliği temsil etmişlerdir.
Yazar, “Göç Temizliği” anı kitabında kendi için şöyle der: “Kürt değilim, Ermeni değilim, Müslüman değilim, puta da tapmam… benim sırtımı kimse okşasın diye kimsenin sırtını okşamadım… Sağa sırtım dönük…” der. Bir Düğün Gecesi sola, aydına içeriden birinin yaptığı eleştiridir. Türkiye gençliğinin apolitik olmasının nedenlerini göstermiştir. Adalet Ağaoğlu, karakterler üzerinden döneme siyasi ve sosyal açıdan bir bakış sunarken geçen zaman içinde ve günümüz Türkiye’sinde yaşananlara tekrar eleştirel bir gözle bakmamızı sağlıyor. Bu toprakların ikilemlerini yıllarca süreceğini de şöyle ifade etmiş:
”Bocalıyoruz, kul olmak ve köle olmak arasında Bir Düğün Gecesi