Osman… Travmam mı oldun benim nedir hshshsh kaç gün oldu, hâlâ üzerimden atamadım etkini. Yahu diyorum kendi kendime, kurgu be kadın, ne var bu kadar ağlayacak ya neye ağlıyorsun diyorum. Bu soruyu sorduktan sonra daha fazla ağlarken buluyorum kendimi.
Neyse efendim, gelelim kitaba. Ayfer Tunç kitap yazmamış, bir dünya yaratmış; bir yaşam, yaşama tutunma çabası, kendini bulma çabası, bulamayınca yok olma çabası… çabası da çabası yani. Ama o kadar yaşamın içinden ki bu çaba, aslında bu mahvediyor insanı da.
İlk kitapta yani Kapak Kızı’nda Şebnem’i farklı fikirlerle yoğrulmuş üç kişinin gözünden tanımaya çalışmıştık. Hayatını, bir erkek dergisinin kapağına verdiği cesur pozlardan tahmin etmeye çalışmıştık. Bu kız neden bu hâle geldi, neden bu pozları verdi diye sorgulamıştık kendimizce.
Ayfer Tunç serinin ikinci kitabında yani Yeşil Peri Gecesi’nde, Kapak Kızı’nda bulmaya çalıştığımız tüm sorulara cevap vermişti. Şebnem’i biliyorduk artık, tanıyorduk, nasıl o hallere geldiğini pardon getirildiğini! öğrenmiştik. Öğrenmekle kalmayıp bir de hüngür sümük ağlamıştık hayatına, sövmüştük “ulan böyle hayat mı olur” diye. Nefret etmiştik Osman’dan, kardeşi Teoman’dan, Uluç müdür dayıdan… belki de bu vesileyle tüm erkeklerden. :) (bazen bahane aradığımız doğrudur djjddjjd) Cesaretini sevmiştik Şebnem’in, ne yaşarsa yaşasın güçlü kalmaya çalışmasını, hayata tutunmak için hâlâ çabalamasını. Ben hiç kızmadım Şebnem’e, hiç. “Bunu böyle yapmayabilirdi.” diyenler elbet olacaktır ama ben empati kurmaya çalıştım Şebnem’le, onu anlamaya gayret ettim ve anladım da. Elinizdeki seçenekler azsa ya da bu seçenekleri birileri sizin elinizden torpille alıyorsa, Şebnem’in yaptığı gibi bazen de tüm bu yaptıklarını yapmaktan başka çareniz kalmıyordur kim bilir…
Yeşil Peri Gecesi’ni okuduktan sonra Osman’a o kadar sövdüm ki, okumamak için direndim onu. Ya nefretim kırılırsa ona karşı diye korktum. Evet arkadaşlar, korktuğum sanırım biraz başıma geldi. Serinin o son kitabını da elime aldım; Osman…
Ayfer TunçOsman’a öyle damardan bir giriş yaptı ki, daha en başta Osman’a ağlamaya başladım. Kitabı bıraktım, “hayır dedim, Şebnem’e yaptıklarını unutamazsın kendine gel.” Sildim gözyaşlarımı devam ettim, devam ettikçe gözyaşlarım çoğaldı. Osman… şu hayatta ne yapmak istediğini bilemeyen, ne yapsa olmayan, neye elini uzatsa bozulan, babasından yediği ağır laflardan tutun da kardeşi Teoman’dan yediği kazıklara dek hayatını rayına bir türlü oturtamayan Osman... Koskocaman bir adam olmasına rağmen hâlâ çocuk olmaktan bir türlü çıkamayan Osman... Umutsuzluğun, çaresizliğin ve başaramamışlığın karanlığından, aydınlığa bir türlü çıkamayan Osman... Sonunda da yaşamdan bile keyif alamayan, “yaşamak için yaşamak” eylemini hayatına uyarlayan ya da uyarlayamayan Osman…
Ayfer Tunç okumaya ilk bu seriyle başladım, bence en güzelini de yaptım. Hayatım boyunca unutamayacağım bir seri oldu. O işaretlediğim ilk ve son alıntı… etkisinden çıkamadığım gibi her okuduğumda da Osman’ı yeniden yaşayacağım sanırım. Elinizde varsa hemen okumaya başlayın derim, kitapla kalın dostlar.
“Mesele dertli olmak değil biliyor musunuz? Dertle falan alakası yok. Dert ne ki.. geçer bir şekilde. Mesele yaşamak.” (Syf: 13)
“Dağlarca -korkuyorum yaşamaktan ki çok güzel- derken çok yanılmış. Güzel değil yaşamak. Ya da güzeldi bir zamanlar.” (Syf: 504)