·191 syf.····Okunma: 25 Ağustos 2024 00:31 "Ahmet Şerif İzgören'in ilk basımı 2005 yılında çıkan kitabı: "Süpermen ve Uğur Böceği". Küçük adımlarla büyük başarılara imza atan bilinmeyen, tanınmayan kendi insanımızdan ve kendinden hayat öykülerini aktarır yazar. Yine bolca toplumsal eleştiri ve değerlerin yozlaşmasına örnek teşkil edecek çokça gazete kupürleri ile dergi sayfaları yer alır kitapta. Kitap hakkında gözüme ilişen ve hatırımda kalan şeyler şöyle:
Dergi sayfaları ve gazete kupürlerini gereğinden fazla ve de üzerine herhangi bir bağlam geliştirilip konuşulmadığı için de havada kalmış buldum açıkçası. Okurun okuyup yorumuna bırakılmış olsa dahi kitabın kendi anlatısının dışında kaldığından bu denli bir okur yorumuna bırakılmış ve bolca yer verilmiş gazete kupürü ile dergi sayfasına gerek var mıydı?
Bu arada 'çok az kitap ruhunuza bu kadar dokunacak' diyecek kadar da iddialı bir kitap... Şahsen ben okurun ruhuna dokunacağına çok inansam da yazdığım bir kitabın, yine de bu şekilde bir ifadeye asla yer vermezdim kitabımda. Bırakırdım, okur desin eğer dokunuyorsa ruhuna kitabım, bu ifadeyi okur yakıştırsın kitabıma.
Yazar ilerleyen sayfalarda babası için aradığı kanı bulabilmek adına gösterdiği çabayı da paylaşıyor okuruyla. Kan bankası 0 RH (+) kan ihtiyacını ellerinde bulunmadığından ötürü karşılayamacaklarını söylüyor. Buraya kadar anlaşılabilir. Yazar en zor bulunan kan grubundan getirebileceğini söyleyince kan bankası diyor ki: 'İki ünite bulursanız size iki ünite 0 RH (+) veririz'. Burası anlaşılamıyor. Bu pazarlık çok etik dışı ve ellerinde varsa neden başından yok denildi kan bankasınca. Yazar da diyor ki hikâyenin sonunda 'kan bankasına gidin bağış yapın'. İlk basımı 2005 yılında yapılan kitabın son basımı 2022'de de aynen bu şekilde yer alıyor bu anekdot. Hâlbuki okurun okurken düşünmesi gerekli. Bir kan bankası elinde olmayan kan için neden bir başka kan grubunu getirme karşılığında bir anda o kan elinde bitiveriyor? Yazar bir yandan amaçlamamış olsa da kurumun riyakârlığını doğrudan okuruyla paylaşmış.
Yavruları için et çalan Şahin'in hikâyesini çok etkileyici bulduğumu da paylaşmadan edemeyeceğim. Velhasıl çocuğumuzun boğazından haram lokma geçirmemek çok kıymetli.
Çocuk demişken bir başka anekdot var ki kitapta aman aman! Mafya babası ve oğlu arasında geçen bu diyaloğu hiçbir şekilde anlayabilmiş değilim. Mafya babası ilkokuldaki çocuğuna tabanca almış, çocuğun arkadaşının babası ise arkadaşına marka bir saat almış ve çocuklar hediyelerini değiştirmiş. Bunun üzerine mafya olan babanın oğluna tepkisi şöyle: 'İleride evlendin, bir iş gezisinden erken döndüğünde ve karını bir adamla yakaladığında saatini gösterip bu saatte sizin yatakta ne işiniz var mı diyeceksin?'. Bu anekdotun 2022 basımında hâlâ yer alıyor olması içler acısı. Dahası yazar bu denli mafyatikleşmekten şikâyet edip gazete kupürlerinde üçüncü sayfalardan cinayet haberlerine bolca yer verirken...
Nitekim yazar bir yerde de Kütahya Cezaevi'ne Türkiye Uğur Böcekleri projesi kapsamında gittiğinden bahsediyor ve diyor ki: 'Pırıl pırıl mahkûmlar'. Bir mahkûm güzellemesi de mevcut kitapta... Sanki oradaki mahkûmlar bir suçtan hüküm giymemişcesine kader mahkûmuymuş, suçsuz kimselermişcesine 'pırıl pırıl' demek bana abesle iştigal gibi geldi.
Ve son basımında da yazar 'zenci' gibi ırkçı ve de 'iş adamı' gibi cinsiyetçi ifadeleri tekrar etmekte bir sakınca görmemiş. Velhasıl, tüm bu bağlamda 'Süpermen ve Uğur Böceği'ni eleştirel bir gözle okumayı deneyimlemek isteyenlere tavsiye olunur."