Gönderi

10/10
·415 syf.··
Beğendi
·
2024 2. kitabı
·
66 günde okudu
·
Okunma: 10 Mart 2024 10:33
Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yazmış olduğu çoğu eserde toplumsal sorunlardan ziyade bireysel kimliğini oluşturan sorunlara yer verdiğini görmekteyiz. Karakterlerini ise çocukluğunda yaşamış olduğu travmalara, psikolojik sorunlara bağlı olarak kişinin daha çok uyumsuzluk, çatışma, çelişki gibi ruhsal sorunlarına yer vererek oluşturur. İnsanların karakterlerinin çocukluk yıllarında yaşadığı olaylara bağlı olduğunu anlatan hikayesi ise Acıbadem'deki Köşktür. Hikayede karakterin çocukken dayısının Acıbadem'deki köşkünde yaşadığı anıların kişiliğini nasıl etkilediği anlatılmaktadır. Bu hikayesi vesilesi ile eserlerinde yazdığı huzursuzluk konusunun da çocukluğunda yattığını söyleyebiliriz. Yaşadığı huzursuzluğu anlatabilmek için yazmış olduğu Huzur romanı hakkında yapılan değerlendirmelerin çoğu Huzur'un Tanpınar'ın yaşamından, ailevi sorunlarından, duygu ve düşünce dünyasından izler taşıdığı, bu yüzden yazar ile karakterin içselleştiğini, aralarında bağ kurduğunu görebilmekteyiz. Huzur romanındaki karakterlerin kişilik özelikleri Tanpınar'ın hayatında görmüş olduğu insanlar ile benzerlik gösterir. Mümtaz karakteri Tanpınar'ın kendisi olmakla birlikte karakterimizin kuzeni olan İhsan, hayata bakış açısı ve düşünceleri ile Tanpınarı derinden etkileyen ve akıl hocası olan Antalyalı genç kıza mektubu'nda "yalnız millet ve tarih hakkındaki fikirlerimde bu büyük adamın mutlak denecek tesiri vardır." dediği Yahya Kemal'dir. Mümtaz'ın sevdiği kadın olan Nuran ise Tanpınar'ın asistanlık yaptığı dönemde bir kaç defa gördüğü güzel bir kadındır. Hem Tanpınar’ın hem de Mümtaz’ın buluştuğu bir diğer ortak payda da ölümlerdir. Buna göre savaş yıllarında babasını kaybeden Mümtaz ile savaş yüzünden yaptığı yolculuk esnasında hastalıktan annesini kaybeden Tanpınar arasında bir benzerlik vardır. Henüz 13 yaşındayken annesini kaybeden yazarımız ona olan özlemini “Biraz iyileşip sokağa her çıkışımda bir kaç cenaze ile, sefaletin her nevi ile karşılaşıyordum. (…) Her kımıldanışta hastalıkla, açlıkla kemirilmiş insan yüzleri görüyordum.” sözleri ile anlatır. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın tüm hayatı boyunca huzursuzluk yaşadığını söyleyebiliriz. Bu huzursuzluğunun sebeplerine ise; doğu ve batı arasındaki çatışmalar, savaşlar, kaybedilen topraklar, hastalıklar, vatanın geçirdiği değişimler, ölen insanlar, tutulamayan zaman, yaşayamadığı aşk örnek verilebilir. Huzur romanı bir günlük anlatı içerisine sıkıştırılan bir yılı anlatmaktadır. Büyük bir aşkın gölgesinde köklü bir milletin değişim sancılarını, birinci harbi yeni atlatmalarına rağmen şehirde duyulan ikinci harbin ayak seslerini, karakterlerinin doğdukları andan itibaren huzuru aramaları lakin buna hiç ulaşamamaları romanı dikkat çekici kılan özelliklerden bazılarıdır. Huzur, dört ana başlığa ayrılmıştır:İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Ailesini küçük yaşta kaybettikten sonra kuzeni İhsan ile yaşamaya başlayan Mümtaz, İhsan'ı anne babası gibi görür ve değer verir. İhsan'ın hastalanmasıyla huzursuzluğu başlar ve buna romanın ilk bölümünde yer verir. Ailesinde huzuru bulamayan Mümtaz evli ve çocuklu olan Nuran'ı görür ve aşık olur. Ona olan aşkını şu sözlerle de anlamaktayız. "Vücutlarımız, birbirimize en kolay verebileceğimiz şeydir, asıl mesele hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine 2 kişi girip, tek bir ruh olarak çıkmaktır." İkinci bölümde Nuran ve Mümtaz'ın birbirlerine olan aşkı ve anıları anlatılıyor. Tanıştıkları andan itibaren İstanbul'u gezen ve adeta okuyucuları rüyadaymış gibi hissettiren bu bölümde Mümtaz ile Nuran evlenmek ister. Bu sırada Mümtaz'ın kuzeni olan Suat Nuran'a aşık olur ve bunu dile getirir. Üçüncü bölümde Suat'ın karekteristik özelliklerine ve nihilist bakış açısını görmekteyiz. Nuran'ın reddetmesiyle Suat intihar eder ve dördüncü bölümde Nuran'ın mümtaz'a bizim aramızda bir ölü var. Biz artık birlikte olamayız demesiyle mümtaz'ın yaşadığı derin huzursuzluk anlatılır. Hissettiklerini "Çok karanlık, çok siyah, sessiz bir yer istiyordu. Tıpkı annesinin mezarı gibi bir yer. Kuytu bir cami kenarında, güneşin girmediği, o billur sazların insan tarihiyle alay etmediği, arıların hayattan ve güneşten sarhoş vızıldamadıkları, çocukların güneşte kırılmış ayna gibi insana batan berrak çığlıklarla gülüp konuşmadıklari bir yer..." sözleriyle de anlamaktayız. Huzur sadece bir aşk hikayesi gibi gözükse de öyle değildir. Huzur romanı; yaşamın, ölümün, musikinin, umudun, duyguların kitabıdır Romanda dikkatimi çeken bir diğer şey ise İstanbul'un romandaki konumudur. Kos; İstanbul şehir tarihi ve mimarisi kitabında, "İstanbul; 2500 yıla uzanan tarihî geçmişini Roma, Bizans, Osmanlı imparatorluğu'nun uygarlık birikimiyle bezeyen bir şehirdir." der. Ancak İstanbul'a asıl damgasını vurmuş medeniyet Türk millletidir. Türkler; İstanbul'un alınışından itibaren burada kültürlerini yaymış, nesillerini devam ettirmişlerdir. Ahmet Hamdi Tanpınar ise İstanbul'u, anadolunun kalbi olarak görmüş hatta Huzur romanının karakterlerinden biriymiş gibi yazmıştır. Yazarımızın İstanbul'a olan övgüsünü onun şu sözleriyle de anlamaktayız. hiçbir milletin münevverinin bizim kadar içtimai olamayacağını, iki yüz sene muhasara edilmiş bir kale nizamıyla yaşayan Türk milletinin, muhasara şiddetlendikçe kendisini cemiyete bağışladığını söylemiş ve bu halin, kendi nesli içerisinde büsbütün kuvvetli olduğunu, çocukluğunun hangi devresine bakılırsa bakılsın, etrafında ve kendi içinde bu vatan endişesinin görüldüğünü belirtmiştir. Yazarımızın huzursuzluğunun sebeplerinden birisi de aşktır. O 60 senelik ömründe hiç evlenmemiştir. Evliliğe mesafeli oluşunun sebebini hatıra defterinde şöyle anlatır. Bilhassa bir kadını sevdim. Çok ıstırap çekmekle beraber hakikatten mesut oldum. Bir yığın tezat içinde yaşadım. Dışarıdan bakanlar beni bu yüzden gülünç ve havada gördüler. Hülya adamı olmaktan hiç çıkmadım. Tanpınar, yaşadığı dönemde tanınamamış bir yazardır. Her ne kadar şuan hakkında makaleler, tezler yazılıyor olsa da zamanında sükût suikastına uğramıştır. O geçmişten feyzalarak geleceği yazar. Ona göre mazi; ölü hatıralar yığını değil, süreklilik gösteren bir geçmiştir. Bu sebeple yaşadığı dönemde şark-garp arasında kalmış, sürekli iki taraf arasında sıkışmış, kendisini bir yere ait hissedememiştir. Bunce şeye rağmen o dünyaya Türk edebiyatını tanıtan usta yazarımızdır. Ahmet Hamdi Tanpınar huzuru, kıtlık yaşayan bir şehrin yağmuru beklediği gibi beklemiş. Zaten herkes o huzuru, yağmuru bekler. Ekinlerin yeşermesini, çocukların mutluluğunu, katlanan umutları, sebepsiz gülüşleri, hayalleri, ümitleri, huzuru ister. Zamanında olursa düştüğü yeri çiçeklerle donatır. Tıpkı adalet, aşk, merhamet gibi... Zamanında gelirse her tarafa mutluluk saçar. Hayal kırıklığı ile biten bir hayat, yitiririlen umutlar, geçmeyen burukluk, boynu bükük ekinler... bunların hepsi mutluluğa hasret, huzura...
Edebiyat
HuzurAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 201921,3bin okunma
·
172 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.