Öncelikle kitap; yazarın yani Jack London'ın yarı otobiyografik eseri olduğundan yazarın hayatına kısa bir değinmek isterim. Kitabı okumadan önce daha detaylı bir şekilde araştırma yaparsanız; Martin'in geçtiği tüm o yollardan Jack'in de geçmiş olduğunu, anlatılan olayların büyük bir çoğunluğunu yaşamış olduğunu fark edersiniz.
Jack London , Amerikalı gazeteci ve roman yazarı. Çocukluğu yoksulluk içinde geçen yazar, küçüklüğünden itibaren çeşitli işlerde çalışmıştır. Hayata erken yaşta atılmak zorunda kalmasını "Ben çocukluk nedir bilmedim." diyerek dile getirmiştir. İş hayatına gazete satarak başlamış yıllar geçtikçe çiftlikte, gemide, fabrikada çalışmanın tüm zorluklarını tatmıştır.
Eğitimi kesintilerle sürse de Oakland Yerel Kütüphanesi’nin müdavimlerinden olmuş, macera ve keşif kitaplarıyla tanışmıştır. Tam bir kitap kurdu olan yazarın, okumaya olan hevesi o kadar büyüktür ki ilerleyen yıllarda 15 bin ciltlik şahsi kütüphanesini oluşturmuştur. Berkeley Üniversitesi’ni kazanmış fakat maddi zorluklar sebebiyle eğitimine sadece bir dönem devam edebilmiştir. Ama burada Charles Darwin ve Nietzsche’nin eserleriyle tanışmış ve onlardan çok etkilenmiştir.
Parasızlık canına tak ettiği için 1897’de London, Klondike Altın Avı’na katılmış, bu yolculukta sağlığına ciddi zararlar gelmiştir. 1898’de Oakland’a dönen yazar, bu sırada yazdıklarını bastırmaya çalıştığı o günleri, yıllar sonra Martin Eden’de anlatmıştır. Büyük uğraşlar sonucunda sonunda yazdıkları ilgi görmüş ve Vahşetin Çağrısı, Jack London’ı üne kavuşturmuştur. Daha sonra Beyaz Diş, Adem'den Önce gibi kitapları yayınlanan yazar, Demir Ökçe ile bugünün dünyasına bile ışık tutmaya devam etmektedir. London sosyalist görüşlerini bu kitapta cesurca belirtmiş, kapitalizmi eleştirmiş ve getirdiği oligarşik düzenin nasıl yükseldiğini gözler önüne sermiştir.
Jack London, henüz 40 yaşındayken, 22 Kasım 1916’da hayata veda etmiştir. Ölümü için 3 iddia söz konusudur; böbrek yetmezliği, intihar ve kazara aşırı doz morfin. London 40 yılına 50'den fazla eser sığdırmıştır.
Martin Eden ; hem bir yükseliş hem de bir çöküş hikayesi. Kendinizle çok fazla içselleştirebileceğiniz, hayata dair bir mücadele öyküsü. Kurgusu çok güzel ve akıcı. Dilin güzelliğinden, sanatından çok keyif aldım. Ana karakter sürekli bir değişim/gelişim içerisinde ilerliyor bu sebeple her zaman aynı karakteri görmüyoruz. Bu da sizi merakla hikayenin içinde tutuyor.
Başlarda 'acaba' sıkıcı mı diye endişendim çünkü karakterin iç dünyasına yönelik çok ayrıntılı betimlemelerle karşılaştım. Fakat ilerledikçe ve yazarın diline alıştıkça fark ettim ki; yazarın en ufak düşünceleri ve psikolojik değişimleri detaylıca aktarmasının sebebi, karakteri iyice içselleştirmemizi sağlamak. Ve başarılı da olmuş bu konuda, kitap boyunca Martin'in elinden tutup yaşadım ben de tüm hikayesini. (Üçüncü Şahıs anlatıcı türünün kullanılmasına rağmen, bir kitap karakteriyle bu kadar özdeşleşebildiğim nadir kitaplardan, bu da yazarın bu konudaki başarısını ortaya koyuyor.)
#spoiler
San Francisco'da geçen bu roman, Martin'in tesadüf eseri tanıştığı ve üst sınıftan olan bir kadına aşık olmasıyla başlar. Sıradan bir denizciyken, yazar olmak isteyen bir gencin mücadelesi anlatılır; insanın kendisiyle mücadelesi, toplumla mücadelesi ve aynı zamanda bir kabul görme mücadelesi. Aşık olduğu kadının ve ailesinin kabul edebileceği birine dönüşmek isteyen Martin, hayranı olduğu o üst sınıf insanlarının kültür/eğitim seviyesine ulaşmak istediğinden kendini adım adım yeniden yaratır. Kitaplarla tanışır, yeni bir dünyaya adım atar bu kitaplarla ve hoşuna da gider girdiği dünya Martin'in. Bu sebeple aslında bir taraftan bir kişisel gelişim öyküsüdür de bu kitap.
Morse ailesiyle ilk tanıştığında kendini rahatsız hisseden ama onlardan ilham alan, işçi sınıfı kökenli bu denizci eğitimi ilerledikçe kendi sınıfından uzaklaşır ve sosyete kızı sevgilisinin aradığı saygınlığı kazanmayı umarak yazar olur. Ancak yazıları birçok dergi tarafından reddedilir ve ekmek kavgasına girdiği her an akademik kavgasına ara vermek zorunda kalır.
Bana göre Ruth karakteri aşkın yanında Martin'in Amerikan Rüyasını da temsil eder. Martin bu rüyaya kavuşmak için uykusundan feragat eder, çalıştıkça çalışır. Aynı zamanda Ruth ve ailesini tanıdıkça kendi sınıfındaki insanları eğitimsizlikleri sebebiyle aşağıda görmeye başlar. Sürekli kendi sınıfındaki kadınları Ruth ile karşılaştırır, Ruth'u ulvi biri olarak görüp diğerlerini gözünde giderek alçaltır. Sınıf farklılığından kaynaklanan ve rüyanın etkisiyle ulaşılamayana duyulan kör hayranlık bu kısımlarda çok iyi yansıtılmış.
Ruth ise Martin'i hem özgün hem de 'farklı' biri olarak görüp bundan etkilenir. Onu hamur gibi yoğurup evcilleştirmeyi ve dünyanın en iyisi diye düşündüğü babasına benzetmeyi arzular. Onda hayat enerjisini bulur ve doğası gereği vahşi bulduğu bu gencin fiziksel gücünden de çok etkilenir. Bu sebeple Martin'i 'iyi bir eş' olarak yetiştirme projesine başlar ve kitabın büyük bir kısmı boyunca bu projesi için çabalayıp durur.
Bunu yaparken verdiği Bay Butler örneği aslında sınıf ayrımının net çizgilerini ve üst sınıflara ulaşmak için ödenen bedelleri çok iyi göstermiş. Sınıf ayrımı en net 'sınıf atlamak için yıllarını harcayan insanlar'da belli olur. Üst sınıftakiler için olağan olan hayatın, bizler için bedeli harcanmış yıllardır. Ruth'un örnek almasını istediği 'başarı hikayesi'ne Martin'in yorumları beni epey keyiflendirdi çünkü ben de bu konuda Martin gibi düşünüyorum:
"Doğru dürüst harcayamayacağı otuz bin dolar kazanmak için hayatını boşa harcamış"
Ruth dar görüşlülüğü yüzünden kendisi gibi olmayan Martin'i değiştirmeye ısrarla devam ediyor, onun kendi ufuk çizgisine ulaşamadığını düşünüyor. Bu yanılgıya tam olarak böyle olmasa da Martin de düşüyor. Aralarındaki mesafe sadece sınıfsal farklılıklardan doğan mesafe değildi; zamanla bu aşkı gözünde imkansız kılan yine Martin'in kendi aşkı olmuştu. Onu o kadar yükseklere çıkarmıştı ki, artık ulaşamayacağı kadar kutsaldı Ruth. Fakat tek bir fiziksel yakınlıkla Ruth'un ona aşık olduğunu fark etmesini sağlamış ve bu ulaşılamaz kutsallık onun için bir nebze yıkılmıştı.
Martin'in tüm bu süreçte, aşık olduğu kadın ona inanmamasına hatta tanıdığı kimsenin ona inanmamasına rağmen, büyük bir inanç ve azimle yazmaya devam etmesi beni çok etkiledi. Asla umutsuzluğa kapılmadan, inançlı bir şekilde gecelerce uykusuz ve hatta aç kalarak yazmaya devam etti. Başlarda bu işe Ruth'un aşkını kazanmak için girmiş olsa da kitap ilerledikçe aslında amacın bundan uzaklaştığını da gördüm. Çünkü ısrarla 'düzgün' bir işe girmesini söyleyen sevgilisinden zaman istiyor ve onu hayal kırıklığına uğratma uğruna yazmaya devam ediyor. (Bu esnada sosyalistlerin arasında aslında bireyselliği savunan bir konuşma yaparken bir gazeteci tarafından 'sosyalistlerin başı' olarak adı yaygınlaştırılıyor ve bundan utanan Ruth Martin'i terk ediyor.) Çünkü yazmak olağan akışta ona sunulmuş bir yetenek olarak bahşediliyor. Tutkuyla yazıyor ve bir gün gerçekten keşfedileceğine inanıyor. Bu azim ve kararlılıkla devam eden mücadelesi bize aslında çok şey öğretiyor.
Öte yandan Martin 'insanlıkla ilgisini kesmiş bir sanatsallığın' değerli olduğunu düşünmüyor. O gerçekleri yazmak istiyor. Bunu yaparken aslında dergilerin bu tarz yazıları pek tercih etmediğini kötü olarak gördüğü işler satmaya başlayınca anlıyor. Ama onun yazmak istedikleri bunlar değil, o daha derinlikli şeyler yazmak istiyor. Bu sebeple bir taslak belirliyor; hikayenin akışında yüzeysel okurun asla fark etmeyeceği bir aşk hikayesi fakat arka planda bu tür okurun bile keyfini bozmayacak bir gerçek. (Jack London aslında bu kısımda yani 37.bölümde Martin Eden'in nasıl yazıldığını da anlatıyor. Kendi amacını karakteri aracılığıyla detaylara gizlemesi de epey hoşuma gitti.)
Ve Martin beklediği o üne kavuşuyor. Bu yükseliş anı tam olarak düşüş hikayesinin başladığı ana da denk geliyor. İlk tanıştığı zamanlarda hayranlıkla baktığı o üst sınıf insanlarının içlerindeki çürümüşlüğü görüyor. Onlardan iğreniyor. Kendisi açken yüzüne bile bakmayan insanlardan büyük ilgi görmeye başlıyor ve asıl çirkinliği o zaman anlıyor. Kitap boyunca en etkilendiğim o sorular kurcalayıp duruyor beynini; Neden şimdi ben yemek alacak param varken beni yemeğe davet ediyorsunuz? Ben açken neden beni davet etmediniz? Ben aynı benim, yayınlanan yazılarımı o beni görmezden geldiğiniz zamanlarda yazdım, ben değişmedim. Hala sevmediğiniz o kişiyim, ne değişti? Ve kafasında söyleyip duruyor; O KİTAPLAR YAZILMIŞTI.
Sonunda, eğitiminin eskiden örnek aldığı burjuvazinin eğitimini çok aştığını anladığında, kendisini her zamankinden daha izole edilmiş halde buluyor. Hayranı olduğu üst sınıfın gerçek yüzünü gören Martin sürü psikolojisiyle ünlü olduğunu, aslında gerçek benliğini kimsenin anlamadığını fark ediyor. Hem artık içinde bulunduğu sosyal sınıfa hem de eskiden ait olduğu işçi sınıfına yabancılaşmış buluyor kendini. Burjuva saygınlığı arayışının boş olduğunun bilincinde olarak yeniden denizlere açılmak ve uzaklaşmak istiyor. Bu esnada şöhretin etkisiyle kendisine dönen Ruth'un hakikatini görerek aslında onu sevmediğini, onu kafasında idealize ettiğini anlıyor. Bu kısım özellikle müthişti.
Gelelim kitabın asıl amacına. Kitabın yazarı olan London, Martin,'in aksine koyu bir sosyalistti. Martin ise sosyalizmi 'köle ahlakı' olarak gören ve reddeden onun yerine Nietzsche'nin bireyciliğine inanan bir karakter. London, (yukarıda bahsettiğim gibi) aslında kitabın görünen kısmında sevdiği kadın uğruna büyük bir yazar olma mücadelesine girişen bir denizciyi anlatsa da derinlerde sakladığı asıl amacı bireycilik eleştirisiydi. Bu kitap baştan sona, bireyciliğe açılan bir savaş. Yani aslında kitap bireycilik, sosyalizm ve proletarya ile burjuvazi arasındaki ebedi mücadele üzerine konumlanmış son derece politik bir çalışma. Aynı zamanda dönemin Amerikan basınına yönelik ağır bir eleştiri de bulunmakta, dergilere yönelik açıklamaları ve yorumları da bunu epeyce sağlamlaştırıyor.
Martin'in sonunu bir çoğu aksine ben üzücü değil, tam yerinde buldum. Bu kitap mutlu sonla bitseydi yazar yazma amacına ters düşerdi. Çünkü Martin yaşadığı farkındalıklarla tüm anlamını ve amacını yitirmiş bir durumda buldu kendini. Bütün varoluşu bireycilik üzerine kurulu bir karakter için bu yıkım 'amaçsızlık', 'hayatın anlamını kaybetme' demekti. Ve Martin'in intiharı bireyciliğin kaybedişiydi. Bunu yazar daha sonra kitabın anlaşılamadığını düşünerek şu cümleyle açıklamış; 'Martin Eden bireyci olduğu için öldü, ben sosyalist olduğum için yaşıyorum.'
Martin Eden; edebi diliyle, düşünselliğiyle, karakter gelişimiyle, yapmak istediği eleştirilerle ve içime işleyen o muazzam hikayesiyle kesinlikle okuduğum en iyi kitaplar arasında yerini aldı.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,7bin okunma