Puan vermedi·1062 syf.····Okunma: 07 Ağustos 2024 13:20 Kitapla, edebiyatla biraz haşır neşir olmuş, okumayı kendine dert edinmiş, sadece yaşadığı- içinden geçtiği zamanın değil de, biraz da başka hayatların peşine düşmüş her okurun önüne bir şekilde düşmüştür Tolstoy’un Anna karanina’sı. Dünya klasiği dediğimizde belki de hemen herkesin aklının bir köşesinde yer edinir. Bana göre, Anna’yı bir okumak isteyenler vardır bir de okuduktan sonra ne yapacağını bilmeyenler. Benim 1000. Okuduğum kitaptı. Kendi içimde anlamları olan bir durumdu. 1000. Kitabım Anna Karanına olacak derdim hep. Sonrasında da bir süre ara verdim okumalarıma. İncelemenin geç oluşu biraz da bu nedendendir. Hani derler ya “önemli bir karar almadan önce üzerinden biraz zaman geçmesini bekleyin” diye. Kitabı sevdim mi ? hayal kırıklığı mı oldu? sanırım bu sindirme süreci biraz uzun sürdü.
Dünya üzerinde müzik ile ilgili bir akım olduğunda her zaman kaynağı İngiltere olmuştur. Edebiyat alanında ise bu tekel elbette Fransa’nın elindedir. Bir kadın karakterin baş karakter olduğu ve aldatıyor oluşu Madam Bovary ile o dönemin Fransa’sında sansasyonel yaratır. Daha sonra bu akımı Rus edebiyatında Anna karanina ile Tolstoy’da görürüz. Yerli ve milli uyarlamamız da Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu ’sudur. Hepsinde başkarakter kadındır. Hepsi aldatır hepsi sonunda ölür ve ne hikmetse yazarların hepsi de erkektir
Tolstoy ahlakçı bir yazardır. Anna Vronsky “yasak aşkına” paralel giden bir de Kity - Levin birlikteliğini anlatır. Bana göre; Anna - Vrosnky ilişkisi ne kadar fıstıklı baklava ise Levi- Kity ilişkisi o kadar brokolidir, bürüksel lahanasıdır. Son derece sağlıklıdır, dönemim ve toplum normlarına uygundur ancak tutkudan ve şehvetten bir o kadar da uzaktır. Anna’nın kaleme alındığı yıllarda henüz çarlık rejiminde olan Rusya’da devrimin ayak sesleri ufak ufak metnin içinden gelir kulağınıza. Tolstoy karakterleri üzerinden özellikle balo kulislerinde düşüncelerini bir güzel aktarır okuyucusuna. Bu alt metinlerin içerisinde çok fazla çarlık, aristokrasi, toprak sahipliği, köylülerin ve feodalitenin de sorunları vardır. Tolstoy’un da toprak sahibi bir vaiz olduğunu zaten biliyoruz. Romanlarında okuyucusuna bir öğretmen, bir bilge kişilik gibi yaklaşır. O insanların özünde iyi ancak etrafta çok fazla kötülüğün olduğuna inanır. İnsanların eğitim eksiliği olduğunu ve bu eksikliğin de saf eğitimle giderilemeyeceğini bunun yanında esaslı bir din programının uygulanmasını düşünür. Mezheplerden bağımsız tamamen en temelde İsa’nın öğretilerine bağlı olunduğu evrensel dini olgularla düzeltilebileceğini savunur. Genel çerçeve böyleyken işin biraz da magazinsel boyutuna bakalım. Bu noktadan sonra bolca spoiler vereceğim bilginiz olsun.
Bir aşk kitabının içerisinde bu kadar politikanın oluşunu zaten baş kahramanımız Anna’nın nerdeyse 70. Sayfalara kadar ortalıkta görünmemesinden anlıyoruz. Anna’ın erkek kardeşi hovardalıkta çuvalladıktan sonra Anna yengesinin yanına gitmek için yola çıktığı tren yolculuğunda Vroski’nin annesi ile tanışır. Doğal olarak da onu karşılamaya gelen oğlu Vronskyle. Evli bir kadın olması sebebi ile ilk görüşmede oluşan çekimin üzerine elbette hemen atlamayacaktır. Anna’nın yengesine söylediği şu minvaldeki cümle çok önemlidir mesela. “Tamam der Anna abim bir hata yaptı sen de davanda sonuna kadar haklısın ama ona karşı olan sevgin bunu affetmeye yetecek mi? “diye sorar. Yengesi yumuşar Anna’nın ve ne baklava ne de brokoliye benzeyen saçma sapan ilişkilerine devam ederler. Yengesi ile baloya giden Anna’nın bu Vronskiyle ikinci karşılaşması olacaktır. Dönemin soylu rusyasında soylu kadın ve erkeklerin baloda dans etmeleri çok yadırganmaz. Ancak aşırı yakınlaşmalarda çıkar dedikodular. Anna ilk tepkisini “ben evli bir kadınım bu durumu kabul edemem” diyerek gösterir.” Osmanlı Rus savaşının patlak vermesi ile Vronski’ye bir görev verilir. Romanın kırılma anlarından biridir burası. “Gitmemi istiyorsan gideceğim” diyen Vronsky’e “gitme” der Anna. Olacak olan da başlamıştır artık. Dedikoduların ayyuka çıkması ateş olmayan yerden duman çıkmamasından mütevellit Anna’nın kocası; belki de statüsünden, belki de kendi erkeklik gururundan “ben inanmıyorum ancak sen bunu doğrulayacak hareketlerinden vazgeç” der. Alt metinde varsa da bu durum kes artık demek istemiştir aslında.. Peki Anna durur mu? Zinhar…. Bu noktadan sonra inişli çıkışlı ilişkileri Anna’nın aslında şu söylediği sözün ekseninde ilerler. “Ben kıskanç değilim, mutsuzum……” Hem kendini hem de hayatına dokunduğu insanları mutsuz edişi sarmal olaylarla onun intiharına kadar sürer….
Tüm bunların dışında incelemeye son verirken hem Anna’ya hem de üstad Tolstoy’a iki çift lafım olacak…
İlk olarak Eyşan’ ın Moskova şubesi Anna Hanımdan başlayalım. . Belki kendinden yaşça büyük kocanla evlendirilmek senin suçun değildi ancak onun sana sağladığı tüm imkânlardan faydalanırken üstüne üstelik mutsuz ev kadını rolüne sığınarak yaptığın tüm aşırılıklara göz yuman kocanın da ısrarla yapma dediği şeyleri yapmayı kendine hak görerek hayatına aldığın tüm adamların da birer insan olduğunu unutup hem kendini hem onları mutsuz ettiğinin farkında değildin.
Kocan bile boşanmak isterken oğlum da oğlum diye tutturup ama ne hikmetse bir gecede İtalya’ya kaçma fikrine sıcak baktın. Mutlu oldun mu peki İtalya’da. Zinhar…. Kaypaklıkla suçladığın sevgilin senin için kariyerinden ailesinden vazgeçerken sen ne evliliğinden ne oğlundan ne de sahip olduğun imtiyazların hiç birinden vazgeçmedin. Aşkın bir raf ömrü olduğunu unutarak sevgiye everilmesinden dahi rahatsız oldun. Yetmedi kendine öyle güvendin ki güzelliğinle her erkeği etkileyebileceğini aktif ilişkilerin varken dahi sürdürdün. Kendin karşılaştığın tüm adamlarla flörtleşirken Vonski’nin şehir dışından gelen subay arkadaşını gezdirme fikrine bile “tabi sen seversin böyle ortamları” diyerek belden aşağı vurmaya, itibarsızlaştırmaya, suçlamaya kalktın. O kadar bencilsin ki ölürken bile şimdi ben öleceğim ve benden sonra o bu yaptıklarından vicdan azabı duyacak diye kendi ölümünle dahi insanları mutsuz etmek istedin. Sen sadece kişisel egonu tatmin etmek isteyip narsistik hareketler sergilerken bir anlamda kendi sonunu da hazırladığının farkında değildin.
Bu sözlerim de sana büyük üstat. Kafa karışıklığımı maruz gör ama çok büyük yazar oluşun söylemek istediklerimden geri durdurmayacak beni. Haddimi aştığımı düşünmüyorum zira bu söyleyeceklerimde eserin bir başyapıt olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Örneğin ben on sayfa boyunca Levin’in ot biçmesini okuduktan sonra Anna’nın hamile olduğunu neden sadece bir cümlede okudum. “Baskı hatası mı var acaba?” diye sayfaları geriye doğru taradım zira sadece bir kere baloda karşılaşmışlardı Anna ile hepsi o kadar. Anna karanına öldükten sonra yemeden içmeden kesildiğin hakkında bir rivayet var. Aklımın almadığı ana karakteri öldürdükten sonra, o 8. bölümü neden kaleme aldın. Zira Ben dahil okuyan herkesin kafasında bu soru yer etmiştir.
Özetle benim için yeri hep ayrı kalacak okunması gerektiği zamanda okuduğum bir eser oldu. En azından nasıl kadınlar sevilmez sorunsalını kökten halletmiş oldum.
Şu hayatta bir güldürüp bin ağlatan kadınlar da var tertemiz seven kadınlar, toksik olmayan ilişkiler de var. Bu eseri bayıla bayıla anlatan da var hiç sevmeyen de. Sizin artık nerden baktığınız ile ilgili.
Herkesi suçlayabiliriz tabi aynaya bakmaya cesaretimiz varsa…
Son cümleyi de çok sevdiğim Müslüm babadan bir alıntıyla bitirmek istiyorum.
“Herkesin acısı sevgisi kadar”
Keyifli okumalar sevgili okur.
Kitapla kalın….
Bülent