FOURNİER'İ TANIMAK
Fransız yazar Jean-Louis Fournier, yazarlığının yanı sıra komedyen ve yönetmendir. Fransa'da, yaşayan yazarlar arasında vitrinin başlarında gösterilir. Dokunaklı eserleriyle tanınır. Otobiyografik tarzda yazıları ve eserleri vardır. Eserlerinde eşinden, çocuklarından ve en önemlisi de kendi yaşam serüveninden izleri sıklıkla görürüz. Günlük yaşamın içinden ele aldığı trajikomik anları ve zorlukları hem samimi hem de dokunaklı bir şekilde sunar. Dilini anlamak kolaydır, o yüzden çoğu okur onu zorlanmadan okuyabilir. Duygu yüklü yazılarının yanında mizahi üslubuyla da bu konuda nadir yazarlardan bir tanesidir.
Fournier, eserlerinde hislerini öyle açık bir şekilde sunuyor ki bu bize sosyal ilişkilerimizde derin mesajlar vererek kuracağımız yollara iyi zemin hazırlamamızda yardımcı oluyor. Son dönemde aile içi veya aile dışı ilişkilerimizi düşünmemiz ve sorgulamamız gerekiyor. Ne kadar yapıcı ve açığız? Bunları düşünmek, öğütmek ve kendimizi görebilmek adına Fournier iyi bir yardımcı olacaktır şüphesiz.
Cümlelerinde sıkça gördüğümüz o mizahın altında çok derin bir hüzün sakladığını anlayabiliyorum. Thomas ve Mathieu adında iki engelli ( özel gereksinimli demek daha doğru olur.) çocuğa sahip. Çocuklarına ithafen yazdığı Nereye Gidiyoruz Baba? adlı kitabında şöyle diyor;
“Anormal bir çocuğun pek de eğlenceli bir hayatı yoktur. Her şey en başından kötü başlar.
Gözlerini ilk açtığında, beşiğinin üzerine eğilmiş, ona bakan iki mahvolmuş yüz görür. Baba ve Anne. Şunu düşünmektedirler: ‘Bunu biz mi yaptık?’
Pek de gururlu değildirler. Bazen sorumluluğu birbirlerine atarak ağız dalaşına girerler. Soyağaçlarında bir yerlerde saklanmış alkolik bir büyük büyükbaba ya da yaşlı bir amca arar bulurlar. Bazen de ayrılırlar.”
Fournier’ye 2008 yılında Prix Femina ödülünü kazandıran Nereye Gidiyoruz Baba? 'yı henüz okumadım ama bu ironik ve hüzün saklı anlatıyı merak etmiyor değilim..
TEK YALNIZ BEN DEĞİLİM
Yalnızlığı "ne seninle ne de sensiz" formuna bir yaşlı adamın gözünden dönüştürüyor bu romanında Fournier. Bir yandan yalnızlıkla baş başa kalmaya duyduğu hazlar, bir yandan telefonum neden hiç çalmıyor'un verdiği memnuniyetsizlik..baştan sona çelişkiyle ilerliyoruz. Çoğu zaman gülsek de hüzün ağır basıyor. Özellikle sık sık bahsedilen "karşı komşunun panjurları bugün de kapalı" ibaresi sizi hüzünden de öte beklemediğiniz bir duyguya yönlendiriyor en sonunda. Kitaptan çok anlamlı bir yer bırakacağım:
" yabani bir kuşum, beni okşamak zordur, kendi kafasına göre yaşayan bir kuşum, canım nereye isterse oraya gidiyor, içimden ne yapmak geliyorsa onu yapıyorum.
başkalarının varlığından rahatsız olan bir kuşum, beni evcilleştirmek zordur, başkalarından korkan ama "tüylerin ne kadar güzel!"
cümlesini duyabilmek için yine de başkalarına ihtiyacı olan bir kuşum, yalnız kalamamaktan korktuğu kadar yalnız kalmaktan da korkan bir kuşum. "
Yaşlılık, akan zaman ve yalnızlık. birbirini tamamlaması muhtemel üç şey. Kitabı okurken yalnızlıktan korkuyorsunuz. Evet, çoğu zaman bir şeyleri yalnız yapmak kalitelidir, iyi hissettirir, kendi özünüze inersiniz. Fakat bir yerden sonra kendinizi eksik hissedersiniz. Güzel yemek yaparsınız. Bir süre zevkle yersiniz. Ama bir yerden sonra onu bir başkası yesin ve mutlu olmak istersiniz. Bir kitap okursunuz, bir film izlersiniz. Bu ilk başta kendinizi aşma yolunda güzel eylemler olarak gözükür. Aslında hep öyledir. Fakat zaman aktıkça bunları başkasıyla yapabilmek, üzerine konuşmak istersiniz. Tüm bunları bir kenara bırakın. Konuşmak istersiniz. Konuşmak güzel bir şey. Kitabı okurken yaşlı adamın yerine kendinizi koyacaksınız. Yaşlı olduğunuzu düşünün ve kimseyle konuşamadığınızı, kimsenin evinizin kapısını çalmadığını düşünün.. gerçekten çok acı verici. Tabii bunlar subjektif bir bakış açısı, sizler ne düşünürsünüz onu bilemem.