İngiliz yazar John Robert Fowles'in 1963 yılında yazdığı bu roman o döneme dair izleri taşımakla birlikte psikolojik açından 2 karakteri kendi gözünden ayrı ayrı konuşturarak sizi içine alan, savuran bir roman. Önce Ferdinand'ın gözünden sonra da Miranda'nın gözünden okuyorsunuz olup bitenleri. Sonu istediğimiz gibi bitmese de konuya dair tutarlılığı bozmamış bence Fowles, tam da Ferdinand'ın kişiliğine uygun bir son oldu. Son sayfaya kadar onun içindeki katılığı, kötülüğü ve tasarıyı görebiliyorsunuz. Huylu huyundan vazgeçmiyor ne yazık ki... Hatta Miranda'yı ilahi bir hayranlık içinde sevdiği için düşlediği kadar kötülük yapamadı ona. Bir sonraki kurbanı için gerçekten daha çok endişeleniyoruz kitabı bitirirken.
Miranda'nın yazdıklarını okurken onun ne kadar büyüdüğünü, hayat dolu olduğunu, şaşırtıcı bir biçimde (kendi dilinden de) Ferdinand'a ne kadar iyi davrandığı ve onunla ne kadar iyi geçindiğini görüyoruz. Özgürlüğün, sanatla ve hayat arasında ilişki kurmanın ne kadar önemli olduğunu, bir şeyi anlamaya çalışmanın, kadınların gözünden erkekler hakkında bazı değişmez mitler üzerine düşünmemizi sağlıyor. Miranda atom bombasının yarattığı tahribattan, insanların fikirlerini içeriği kötü de olsa savunmasının ne denli etkili olduğundan, açlıktan toprak yiyen çocuklardan, onun gibi ressam olan ama ondan 21 yaş büyük hoşlandığı G.P.'den bahsediyor odada yazdığı günlükte. Roman Ferdinand'ın konuştuğu kısımdan sonra Miranda kısmında genişliyor bambaşka bir noktaya gidiyor edebiyat yazımı konusunda. Fowles'in yeteneğinin Miranda kısmında zirve yaptığının altının çizmek gerekiyor burada. Ayrıca romanın psikolojik yönünü de gözardı etmemek gerek. Bazı simgeler yoluyla anlatım güçlendirilmiş. Ferdinand'ın üst kata çıkıp rahatlaması sonra tekrar aşağı inip kötülüğe devam