Puan vermedi·168 syf.····Okunma: 19 Ağustos 2022 20:22 İslam dünyasında alegorik öykü geleneği İbn-i
Sina ile başlar. Salaman ve Abdal öyküsü, İbn-i
Sina'nın önünde örnektir ve onun alegorik
anlatım tekniğini kullanarak Hay bin Yakzan'ı yazdığı bilinmektedir. Salaman ve Abdal öyküsü birçok İslam düşünürünün de yapıtlarına kaynaklık etmiştir. Ama bu yapıtlardan sadece biri, roman boyutlarına ulaşarak, ilk felsefi roman, Tanpınar’ın deyişiyle " Müslüman aleminin tek romanı” olarak benzerlerini gölgede bıraktı. O da İbn-i Tufeyl’in yazdığı Hay bin Yakzan. İsimleri aynı olan bu iki eserin öykü bakımından benzerliği yok sadece anlatım tekniği olarak birbirine benzerler. Bana göre varılan sonuçta aslında aynı. İbn Tufeyl tarafından 12.yy'da yazılan Hay bin Yakzan, Batı'da Defoe, Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünürü etkilemiş ve onların sanat ve düşüncelerinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bunlardan biriside 'Robinson Crusoe'. İbn Tufeyl'in felsefesi, rasyonel düşünceden yola çıkarak keşif ve ilhama ulaşan ve bu nedenle son noktada tasavvufla çakışarak Tanrı'ya ulaşma yolunun somut bir öyküsüdür. Batıda tesiri çok büyük olan İbn-i Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı bir çok esere öncülük etmistir. Batıya bu kadar etki etmesine rağmen Osmanlı döneminde bu esere ilgisiz kalınmış Türkçeye çevrilmesi 1923'ü kitaplaşması ise 1985'i bulmuştur. İbn Tufeyl, Hay bin Yakzan ile zamanında büyük tartışmalara yol açan üç ana sorunu çözümlemeyi amaçlamıştır;
1- İnsan kendi başına hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin doğayı inceleyerek düşünme yoluyla yetkin insan aşamasına ulaşabilir, başka bir deyişle etkin akılla birleşebilir.
2- Gözlem, deney ve düşünme yoluyla elde edilen bilgiler vahiy yoluyla gelen bilgilerle çelişmez, yani felsefe ile din arasında tam bir uygunluk vardır.
3- Mutlak bilgilere ulaşmak, bütün insanların üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Yüce gerçekliklere ulaşmak, bireysel bir olaydır.
İbn Tufeyl'e göre insanlar gerçeklik yolunda iki yolu denemişlerdir. Ya yaşamışlar ya da yazmışlardır.
Ancak yazmak eylemi, okuyan insana farklı yorumlar yapmayı gerektirdiğinden, gerçeklikten daha da uzaklaşmasına neden olmuştur. Bu yüzden gerçeğe ulaşmak isteyen insanların ancak yaşayarak ona ulaşabileceklerini söyler. Öykü bakımından her ne kadar farklı olsa da aslında amaç ve sonuç bakımından birbirinin aynısı olan bu iki ünlü düşünürümüzün iki önemli eseri bu kitapta açıklamalarıyla beraber okurla buluşuyor. Şunu da söyleme ihtiyacı duyuyorum ki; ilk kısım yani İbni-i Sina'nın Hay bin Yakzan'ının içerdiği felsefi terimler, felsefeye yeni ilgi duyan biri için sürekli açıklama kısmına bakmaktan dikkat dağınıklığı yapabilir. Kısaca hikayeden bahsedecek olursak insanlardan ve insanlıktan uzak bir adada bir ceylan tarafından büyütülen çocuğun, Hay bin Yakzan'ın, insan olarak en değerli yetisini, düşünebilme özelliğini kullanarak zorunlu özne'yi yani Tanrı’yı buluşunu okuyoruz. Annesi yerine koyduğu ceylanın ölümü ile sorgulamaya başlayan Hay ruh kavramını anlamaya çalışarak yola çıkar ve yolculuğu zorunlu varlığın eğitimsiz akıl ile kavranamayacağı seviyedeki bilgisine ermesiyle son bulur.