Puan vermedi·368 syf.····Okunma: 31 Ekim 2024 12:13 İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir” derken bunun bazı coğrafyalar için “keder “ olduğunu idrak ettiğim çağlarımdayım...
İnsan yaşadığı yere benziyordu çokça…Konuştukları, yaşadıkları, gündemleri, hayat mücadeleleri, hayata bakış algılayış biçimleri hep yaşadığı doğduğu topraklardan izler barındırıyordu. Akran olduğum yazar ile tanışma kitabım oldu ‘Butimar’. Kitap ismimini İran- Pers mitolojisinde bir kuştan alıyor. Suya, denize aşık olmasına rağmen ona dokunduğu anda kaybolmasından, denizin yok olmasından, kendisinin aşksız kanatsız kalacağından korkan bir kuş. Dokunursa büyü bozulacak sanki…
Başka coğrafyalarda başka mitolojilerde aynı temayı çağrıştıran farklı isimlerle adlandırılan kuşlar da vardır elbet. Ama işte her söz, her kelime, her coğrafyada aynı anlama gelmiyor..
Başlıkta da dediğim gibi insanın kısım kısım olması filizlendiği coğrafyaya benzemesine olan işaretler kitabı okurken çok sık karşıma çıktı. İyi bir okuyucu olduğumu düşünüyorum hadi diyelim umuyorum…Çünkü bir kitabı asla yazarında bağımsız düşünmüyorum. Kaan Murat Yanık bir Azeri Türkü. Hikayenin çatısını Erivan’da kurması da birazda bu yüzden. Köklerine dem vurarak Karakterlerine okuttuğu türkülerin ( mahnıların ) Azerice oluşuda bundan ileri geliyor. Her ne kadar kurgu da olsa hiç bir metin yazarında bağımsız gerçeklikte değil….
Bazı kitaplar daha ilk cümlelerini okuduğunuzda içine çekiyor sizi. Emeğin tatlı sarmalı sarıyor zihninizi. Yazar bu kitabın yazım sürecinde ilginç gözlemler yapmış. Mesela çarşaf giyerek İstanbulun lüks semtlerinde gezmiş. Çarşaf giyen kadın kılığında yoga salonuna gitmiş. Daha sonra, Dinlencilik yapmış. Kağıt toplayıcısı olmuş, taksicilik gibi hayatın içinden farklı kimliklerle farklı hayatların fotoğraflarını çekmiş. Bu deneyimlerini daha kitabın başında 2 sayfada aktarıyor okuyucusuna. Dedim ya emeğin bir kokusu var nerde olsa tanırım onu diye. Bir şey aşkla yapıldığında kendi farkını anında ortaya koyuyor. Bu anlamda değerli buldum açıkçası..
Farkında olarak yaşamanı bir yükü ağırlığı var. Okumanın belki de doğal sonucu olarak geliyor nitelikli bir yalnızlık. Nitelikli diyorum çünkü zahiri de ne kadar yalnız olursanız olun batini de asla yalnız olmuyorsunuz….
Zaman makinesini ile kafayı bozanları anlamıyorum mesela.Hiç kitap okumuyorlar mı? ‘Kafka’ okurken Milenayla 1900 lerin Prag sokaklarında pekala gezmişliğim var benim…
İşte Butimarda da böyle bir zaman yolculuğuna çıkıyorsunuz. Ana karakterimizin 4 kuşak gerisine kadar gidip rüyasında ismini duyduğu güzeller güzeli Butimar ve canı cananı olan Yusuf’un hikayesini damıtıyoruz zihin süzgeçimizde..
Bir öyküsünde Kaan Murat Yanık hakka ulaşmanın yolunun üç şeyden geçtiğine inandığını söylüyor. ‘Rüyada yaşamak, Dünyadan el etek çekmek ve birini sevmek…’
Yazar bu üç yolu da yürümüş romanında. Savaş, zorunlu göçler ,mübadele, tasavvuf medrese eğitimi,dostluk arkadaşlık, bilim, felsefe, edebiyat, sanat, simya ve illede aşk konularının hepsini bir güzel karıştırmış üzerine de şefin özel sosu olan kendi üslubunu da kullanınca ilk sayfasından son sayfasına kadar temposu hiç düşmeyen zihninizde buruk bir tad bırakan bu roman çıkmış ortaya.
Daha önce de dediğim gibi yazar ürettiklerinden ayrı değildir. Kendisinin İskender Pala’nın öğrencisi olduğunu ve bir dönem asistanlığını yaptığını öğrenince hiç şaşırmadım diyebilirim.
Yine dönersek insanın yaşadığı topraklardan beslenmesi meselesine bu Dünyanın üvey evladı muamelesi gören Ortadoğu ve etrafında doğan her cocuğun masallar efsaneler rüyalar kıssadan hisselerle bir aşinalığı olmuştur. Büyülü gerçeklik akımın bizim topraklarıda ki karşılığını bir güzel önümüze koymuş Kaan Murat. Öyle bizden, öyle bize ait, öylesine bizim ki yabancılık çekmiyorsunuz. Mesela Güney Amerikalı bir çocuğa “derken ak sakallı bir dede çıkageldi” derseniz eminim çok fazla anlam içermeyecektir onun için.
Hayatta bazı şeyler tek kullanımlıktır. Güven gibi mesela. Tıpkı bir Butimar’ın suya dokunması, Ademin elmayı yemesi gibi. Romanın kilit taşı olan hırs mevzusuda bınlardan birisi…
Hırsını tıpkı kanserli bir hücre gibi bedeninde taşıyan insanın sonunun felaket olması kaçınılmazdır. Hırsa tutulan insanın ne insanlığından ne de varlığından bahsedebiliriz. Nefsini binek yapmak yerine onu kendine efendi edenlerin büründüğü bir hırsla kendi felaketlerini de kendi elleriyle hazırlayacağı aşikardır şüphesiz..Ne demek istediğimi kitabı okuyunca içiniz yana yana anlayacaksınız…
Yazmak başlı başına çok önemli bir mesele. İnsan yazabilseydi eminim konuşmaya ihtiyaç duymazdı. Şurada iki satır bir şey karalamak bile insanı strese sokan bir eylem. Neden sonra bu incelemenin sonunda da “ Hakka ulaşmanın yolunu ‘birini sevmekten’ yana kullanıyorum. Zira dünyayı döndüren şeyin hala sevgi olduğuna inananlardanım..
35 yaşındaysanız
Birini seviyorsanız
Sevdiğiniz kadar sevildiğinizden eminseniz
Tek kullanımlık güveniniz yerindeyse
Sevginiz minnete dönüşmüyorsa
Olan olduğu gibi kabullenilmişse
Her okuduğunuz metinde ondan bir şey buluyorsanız
Hayat gerçekten çok güzel…
Butimar’ın filizlendiği topraklara selam ederek bitirmek istiyorum bu incelemeyi..
“Gecəniz xeyrə qalsın əziz oxucu”
Kitapla kalın…
Bülent…