Gönderi

9/10
·750 syf.··
2024 105. kitabı
Kitabın konusu cumhuriyet tarihini öğrenmek isteyenler için farklı bir akış sunabilir kanısındayım. İlgililere tavsiye eder misiniz kesinlikle! Bu eserde sorulardan birisi de ilgililerini tabiî ki kendine çeken bir tarafı olacaktır. Sonuçta tarih karşılaştırmalı okunursa doğruluğuna inandığım bir düşünce bu şekilde savunuyorum ve böyle düşünmeye devam edeceğim. Tarihi kazananlar yazar düşüncesi bir çok alanda kendini gösterir ve baskın bir tarafı da vardır. Özellikle bir kişinin öne çıktığı diğer sesleri ise görmezden gelme çabasına girenler kimin haklı kimin haksız olduğunu kendine göre belirmekle beraber diğer tarihi şahsiyetleri amiyane tabirle Roma arenalarında yer alan suçluları (suçsuzları) yem etme durumu gibidir. Tarih benimle başlar düsturunda düşünme biçimi bir kişiye ya da zümreye doğrı gelebilir bir tarafta da bu ysşananları ilim alanında yer alan, araştırmacı-yazar, ya da bu aland fikir sahibi olanlara bırakılması daha doğru ve sağlıklı bir karar olurdu. Peki Türkiye'de bu durum nasıl işliyor, ikincisi yurtdışında nasıl işliyor. İkincisi olan yurtdışı kökenli lâkin Türkiye'de büyümüş sonra yurtdışına göç etmiş İngiliz-Rus karışımına sahip ve bu pencereden bize neyi nasıl gördüğünü açıklayacaktır. Bu kişi Andrew Mango! Eserde farklı başıklar altında notlar aldım onlardan bahsetmek isterim. 1.Osmanlı Devleti günlük gereksinimleri karşılamak için mantık dışı karalar veriyordu. İnsanlar ne kadar mükemmel değilse de bunların tamamını oluşturan insanlar eliyle oluşan yapı yani devletlerde hatalı kararlar verebilir. Osmanlı Devleti'ni diğer imparatorluk lardan en büyük fark islamı kabul ettikleri takdirde gayri müslimler hem korunuyor hem de yaşamlarını baskıya maruz kalmadan yaşayabiliyordu. İngiltere'deki yasalar ise o dönemde emperyalist yani başkalarının topraklarına göz diken yağmacı, katliamı meşru gören, işgal ettiği ülkenin kaynaklarını sömürüp kendi ülkesine götüren bir yapıya sahiptir. İngiltere'de o kadar farklı dinden, ırktan, kültüre sahip birisi kendi ülkesine göre mi yargılanıyor veya yaşıyordu yoksa İngiltere'deki sisteme göre mi? Tabiiki de İngiltere'deki sisteme göre. Peki burada niye farklı olan insanlara serbestiyet vermiyordu Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi nerede burada özgürlük ve farklı kültürlere tanınan serbestiyet bunları burada göremezsiniz ne kültürleri ne de dilleri ne de yasaları bunlara izin verir. Buradan Osmanlı Devleti'nin özgürlük, insanlara tanınan özgürlük, serbestiyet, farklı inançlara saygı. Diğer tarafta ise bunların hiç birine izin vermeyen İngiliz emperyalizmi.. 2. Avrupa'da çok kültürlülük dünyanin hiç bir yerinde o hakir gördükleri despot diye etiketledikleri ülkelerde yani dünyanın diğer yarısını kaplayan Doğu'daki gibi değildi. Buna örnek Osmanlı Devleti, Hindistan, İran'daki gibi değildi. Bu heterojen yapıyı insanların nasıl oluyor da burada bu kadar uzun süre birbirleri ile savaşmadan yaşanabiliyor diye sormak yerine dünyanın diğer tarafını medeniyetten yoksun ve demokrasi olması gerektiğinin söylemeleri iki yüzlülüğüdür. Yazar burada çok kültürlülük içerisinde olmamızın övünülecek tarafını belirtmiştir. 3. 2.Abdülhamid ilk anayasayı hazırlamasını belirtmekte beraber övmesi ile birlikte konjonktürel olarak azınlıkların mecliste karar verme çoğunluğunda olduğu gerçeğini görememesi şaşırtıcıdır kendisi çok kültürlülük ile övdüğü devletin burada meclis aritmetiğinde zor durumda kaldığını bununda ali kararlarda devletin zor ve içinden çıkılmaz durumlarda kaldığı gerçeğini es geçmesi manidar ve düşündürücüdür. Buraya dikkat yazar 2. Abdülhamid'i despot olarak gördüğünü buna karşın eğitim, ulaşım ve eğitim alanında yağtığı olumlu işlerdir. Devleti yönetimsel olarak daha hızlı çökmesini tam otuz üç yıl geçiktirmiş olmasını maalesef kemalist kesim hiç bir şekilde görememiş olmasıdır. Eğitim alanında yaptıklarını ülkeye eğitim sistemini yayması, askeri ve mesleki okulların açılmsasını da belirtebiliriz. Ulaşım ile de tren yollarını örnek verebiliriz. O çok yerdiğiniz eleştirdiğiniz kişinin yaptıklarını görmemek için sağır kör dilsiz olmak gerekir. Ülkenin bin sekiz yüz seksen bir yılında tamamen ortadan kalktğını düşünün o zaman tarih nasıl gelişirdi! 4. Osmanlı Devleti heterojen bir yapıdaydı farklı dinden insanlar vardı. Bunlardan Devleti sadıka denilen Ermenilerdir. Sanatkar bir millet Osmanlı Devleti'ne katkıları çoktur bununla üzülmek, yerinmek yerine sevinmek gerektiğini düşünüyorum. Medeniyete katkısı olan benim baş tacımdır. Maalesef M. Kemâl bunu çok dile getirir kurtuluş savaşında nalbant kişilerin bile olmadığını bunu da belirtirken Osmanlı Devleti'nin zanaatkar bir millet olmadığını belirtmesidir. Bu tamamen yanlış ve asılsız bir gerçektir. Son iki yüzyılda savaşlar, kıtlık, yer değiştirme zanaatkar insanların kaybına sebebiyet vermiştir. Osmanlı Devleti'nde Ahilik gibi bir yapı mevcuttur burada da bir çok alanda da zanaatkar insan yetişmiştir. Bir Devleti sırf eleştirmek için eleştirmek doğru değildir. 5. Osmanlı Devleti genişleme döneminde bir çok milletten insanlar gördükleri tavır karşisinda din değiştirmiştir. Hristiyan unsurlar kendi Devletleri'nde gördükleri davranış bu bazen dışlanılmışlık hissi, bazen eza ve cefa veya da atılan iftiralar hatta devlete verdikleri yüksek vergiler dolayısıyla insanlar hem göç etmişler hem de gördükleri davraniş karşısında din değiştirmiştir. Yazarın din değiştirmede dışlanan insanların müslüman olmasını belirtmesini yanliş bir belirtme olmuş diğer argümanları görmezden gelmiştir. 6. Sosyal açıdan da kent ve taşra, yerleşik ve göçer topluluklar arasında farklılık olabilmiştir. Osmanlı Devleti kentlere dayalıydı ibaresi de yanlıştır. Devletin yüz ölçümü o kadar büyük idi ki sayım olmasa da halkın büyük bir çoğunluğu kırsalda yaşıyordu bunu araştırmadan direkt kitaba almak o kadar araştırma yaptım diye belirtmesi de çok ilginç geldi. Özellikle kentli Araplar devletin bir parçası iken göçer bedevi ve Kürtler bunun dışında kalıyor diye bir belirtme vardır. Fütühat gereği o bölgeyi o bölgenin bey, emir, melik, ağası, voyvodası gibi önemli olan kişilere verilirdi.Burada amaç hem bağlılık hem asker, hem vergi alanında faydalanma esasına göre belirlenmiştir. Devletin her alanında hem Araplar hem de Kürtler özellikle Kürtler görev almıştır. Konar göçer yani yörük olsun bedevi olsun bu topluluklar da devlete hem vergi yeri geldiğinde asker veriyordu.Osmanlı Devleti'nde kimler vergi vermiyordu diyecek olursak saray halkı, askerî ve sivil bürokrasi, din adamları ile yargı-ilim bürokrasisi her türlü vergiden muaftılar. Kimi hizmetleri yerine getiren kişilerle, çeşitli iş kollarında çalışan gruplar da vergilerin tümünden ya da bir kısmından muaf tutulmuştu. İskân edilenler ve göçmenlerden de bir süre için vergi alınmıyordu. 7. Devlette iç ve dış düşmanların artması sebebiyle müslüman toplumu nufüsu haliyle bir azalma göstermiştir. Bunun nedenlerinden birisi de istanbul ve çevresinin dışında yaşayan müslümsnların savaşa alınması idi. Gayrı müslimler ise askere alınmıyordu. Müslüman toplumu tıp alanında yılların getirdiği bir birikim olan halk tabirinde koca karı denilen bununla birlikte Hint, İran, Arap, Bizans ile karşılaşmalarında bilgi alışverişi girmiş olunmasıdır. Tıp biliminden bihaber değildir. Osmanlı'nın son dönemlerde yaşadıkları zorluklar bununla birlikte yeni çıkan hastalıklar karşisinda bilgi sahibi olmadığıdır. Fikir sahibi olunmadan bilgi sahibi olunmaz diye güzel bir vecize vardır. Osmanlı'nın tıp biliminde çok geride olması kabul edilemez. Avrupalı seyyahların Türkler'deki sade yaşam temizlik ve az hastalanmalarını hep sitayişle bahsetmişlerdir. Böyle bir gerçek varken sanki kabile devleti olarak görmekte oryantalist hastalığı olsa gerek. 8. 2. Abdülhamid çökmekte olan devleti kurtarmak için eğitim alanında özel okullar ile birlikte devlet okullarını açmak için yoğun çaba, emek harcamıştır. Dini eğitimi temel alan bunun yanına avrupai bakış açısını da ön gören karma bir eğitim sistemine yatırım yapmıştır. Bu okullar devletin bir çok yerine yayıldı. Ne var ki bu okullarda yetişen gençler hem tercüme ile kazandırılan kitapların etkisiyle ve özellikle de Avrupa'da okumuş kişilerden etkilenerek devrimci kişilerin yuvası haline geldi. Örnek vermek gerekirse İttihat ve Terakki, Genç Osmanlılar, Prens Sabahattin'in kurdukları örgütleri verebiliriz. Bunlarında Devleti ne hale getirdikleri ortadadır. 9. Kendinden önceki padişahlardan farklı olarak 2. Abdülhamid müslümanların desteğini almak için halifelik kurumu'ndan olabildiğince yararlandı. İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya halifelik politikasından korkuyorlardı. Hem kendi konumunu güçlendirmek hem de Avrupa'ya baskı oluşturmak için çok çabaladı bu belli yerlerde etkisini gösterdi bazı yerlerde de etkisini göstermedi. Demir yolu inşası Hicaz projesi islam politikasının simgesi. Bir taraftan proje ile müslümanlara etki etmek ve Almanya'yı işin içine katarak denge oyununu layıkıyla yapmıştır. Bir devletin başındaki lideri istibdatçı ilan edilmesi taraftarı olmak dahilde ve hariciye de özellikte dışarıda etkisini görmek için dikkatli bakıldığında görüleceğidir. 10. Balkan toprakları içinde yer alan gruplardan birisi de Bulgarlardır. Bir Bulgar Türk topraklarına vardığı zaman gözüne çarpan özgürlük dolu soluktur lâkin devletin içte ve dıştada da iş birlikçikeri tarafından despot bir yönetimin varlığıdır. Bu varlığa rağmen anayasa olarak bir özgürlük duygusu yaşamasıdır. İşin ilginç yanı dışarıdan gelen birisi burada bir hükmeden var mıdır sorusu sorduğudur. Neden bu şekilde düşünür bir yabancı geldiği yerde baskıyı, hürriyetsizliği ikinci sınıf olmayı iliklerine kadar yaşama hissidir. Özgürlüğe bakın ki Yahudi toplumy, Alliance Israelite Üniversitesi sayesinde kurulan okulların varlığıdır. Yahudiler Avrupa'da hiç bir zaman bu şekilde özgürce yapamadıkları gerçeğidir. İstibdat olan bir ülkede bunlar olabilir mi? Devletteki despotizme bakın! 11. Devletin açmış olduğu okullar (2. Abdülhamid Han'ın) sayesinde eğitim gören gençlerin gözünde yönetimin anlamı, cehalet, geri kalmışlık, kokuşmukluk ve çöküş anlamına gelmesidir. Padişahın gizli bir planı olduğu bunun da hoşlarına gitmediğidir. İdareyi maslahat denilen mevzu işlerin bazen böyle olması gerektiği çokta sorgulamamak gerektiğinin karşılığı olarak görebiliriz. Devleti ya da kurumları neden böyle yaptıkları acaba şu şekilde yapsalar daha doğru olmaz diye insanların düşünme biçimleri olabilir. Bunun karşılığında kararların herkesi etkileğidir. Kararlar alınırken hayatın her alanında sansürün olduğu bunun da varlığından rahatsızlık duyan gençler tepkisini o zamanda olduğu gibi şimdi de verdiğidir. O zamanlarda bu korku ciddi bir şekilde yönetim tarafından dikkate alınmış gazete, dergi gibi yayınlar uygulanmıştır. Eğriye eğri doğruya doğru demek lazım. 12. Kitapta ilgimi çeken konulardan birisi M. K@m@l'ın ailesi ile olan kısmıdır. Bu konu bir şekilde kara kutu gibi değendirmek gerekiyor. Babasının babasını ismini ilk defa duyduğum olmamım şaşkınlığını yaşadım. Ne tek adam eserinde Şevket Süreyya Aydemir'in ne de Hikmet Batur gibi dönemini yaşamış kimselerin eserlerinde bu bilgiye rastlamamış olmamdır. Bilindiği üzere M. K@m@l babasından neredeyse çok çok çok az bahsetmesi her daim ilgimi çekmesi bunun yanında kız kardeşi Makbule Atadan'ın da hep geri planda kalması da ilginç olan konulardan birisi. Psikoloji de insan görmek istemediğini hatırlamamak mümkünse hiç yaşamamış gibi aksetmiş olduğu olgusunu bununla birleştirince yerli yerine oturduğudur. Kendimden örnek vermem gerekirse ben babamdan bahsetmeyi hiç sevmem ve aklıma da gelmesi rahatsız eder. İnsan sevdiğinden bahseder sevmediği de yaşanmamış olarak görür. Bu bahis ilgimi çektiği için belirtmek istedim. 13. Bir önceki maddede belirttiğim ailevi konularda yazarın iddia ettiği benim de o düşünceye yakın durduğum M. K@m@l'in ailesinin yörüklerden geldiği ile ilgili hem yerli hem de bazı yabancı kaynaklarda bu meselenin M. K@m@l'in annesinin söylediği gibi olduğudur. Burada bana göre köklerinin anadolu da olduğu yani yörüklere dayandırdığı has mı has Türk olduğunu belirtmesi ile anlamlandırmasıdır. Yazar sarı saçlı ve mavi gözlü olmasını Slav kökenli olabileceğini bunu da uzun zamandır orada bulunan Türklerin orada müslüman olan ırklarla karışıması sonucunda olabileceğini söylüyor. İnsanın ırkını yüceltmesi kadar anlamsız bir düşünce olamaz bu müslüman olan için böyledir bunun dışında kalan milliyetçi düşünce tarafında olanlar için ırk olmazsa olmazlardır bununla övünür ve kendini değerli hisseder bu düşünceye de her ne kadar tasvip etmezsem de saygı duymak gerekir. 14.Zübeyde Hanım''ın Fatma, Ömer, Ahmet adı altında üç çocugunun dünyaya geldiği bunlarında ufak yaşlarda vefat ettiğidir. Bu bilgilerde M. K@mâl ile ilgili yazılan kitaplarda bu bilgileri göremediğimizdir. İnsanın bir çok çocuğu olabilir erken yaştada olabilir genç yaştada ölebilir Allah'ın indinde bu böyledir onun hikmetini bilemeyiz. Burada bu neden saklanılıyor sorusu akıllara geliyor. Bir de babası Ali Rıza Efendi'nin maaşı konusunda kıt kanaat maaşının olduğu yazara göre ise maaşının yüksek olması. Şimdi bizdeki yazarlar mı yanlış biliyor yoksa bu eserin sahibi mi bir çok konuda olduğu gibi burada da çelişkinin olduğu. Selanik'teki ev pembe olan yaptığı iş ile alınmış ise maaşı gerçekten iyi bir seviyede olduğudur. Evlerinde M. K@m@l'in hem hizmetçi hem de süt anne o zamanlar için lüks sayılabilecek bir yaşam biçimine sahip bir görünüm arz ediyor. 15. Çocukken akranlarına üstten bakardı. Başkalarına karşı davranışları ve konuşması bir yetişkin gibiydi. Elleri cebinde konuşması ise ayrı bir olaydı. Bir komşusunun oğlunu ise kıskanıyordu. Doğu tarzı yaşamdan ve simgelerden hoşlanmıyor batı tarzına karşı sempati besliyordu. Psikolojide açıklamaya göre narsist kişilik bozukluğu (NKB), bireyin pek çok kısımda her insandan daha iyi olduğunu düşünmesi, en çok kendisini beğenip sevmesi ruhsal bir bozukluktur. Ayrıca gelenek ve göreneklerimizde bir çocugun eller cebinde olması terbiye yönünden eksik olduğunu gösterir. Çocuk, yetişkin hatta yaşlı bir insan bir başkasını kıskanabilir. Kıskançlıkta seviyeler vardır bunu çocuk olduğu için imrenme olarak görme olarak değerdirilebilir. 16. Asker bilindiği üzere yapmaz, yaparsa da görevine ihanet etmiş olur. Her mesleğin gerektirdiği kurallar bütününe uyulması o mesleğe saygının bir gereğidir. Nasıl siyasetçi siyaset yaparken asker olarak görev ifa etmiyorsa tam tersi de olmaz. Yazarın yine eksik bilgilendirmelerinden biri de Suriye'ye sürgün olarak gönderilmesi meselesini maddenin başında görev aldığın kurum ile örtüşmeyecek şekilde hareket ettiği için ( gazete çıkartmak, teşkilat işlerine girişildiğinden, apartmanda çalışıldığından dolayı) Suriye'ye gönderilmiştir. Malum ülkenin her yeri ayrı değil Selanik, Bulgaristan, Makedonya bir Suriye değildi. İnsanlar farklı diller, kıyafetler, yemekler, havası, iklimi de yaşadığın yerden farkli. Gittiği yerde istediklerini yapamayacağını anlayınca görev yerinden firar etti. Selanik'e binbir yollardan gidip günümüzde de devam eden hastalığımız olan kartiviziti olan birisini bulup tayin işini görüşmek olmuştu lâkin sonuç istediği gibi olmayınca buradan Yafa kentine oradan da Suriye'ye gitmiştir. Asker demek her şartta ve durumda görev ne verilirse verilsin vatan toprağını müdaafa ve yeri gelirse canını vermektir. Görev yerini terk etmek herhalde askeri mahkemede görülmesi gereken cezayı gerektirmemiş, mahkeme yetkisini kullanmamış ya da göz yummuş. 17. Beşinci Mehmet uzun yıllar boyunca ikinci Abdülhamid tarafından inzivaya tutulduğundan zayıf iradeli ve güç sahibi olmanın yönünü içinde bulunduğu ortam nedeniyle bilmesi imkansız birisiydi. Osmanlı'da sancağa gönderilen şehzade bir bakıma o kadar büyükte olmasa idarenin nasıl olduğunu gören ve bunu tatbik eden kişilerdi ve haliyle bu konudan mahrum olan bir şehzadenin de siyasetten ve askeri maslahattan haberi olmaması onun sırtına yüklenebilecek bir görev değildir. Devletin başına bu şekilde gelen bir padişah hazretleri de yanına güvendiği isimleri almak kadar doğal bir durum olamaz. Yanında bulunan kişilerde(politikacılarda ) zayıf iradeli padişahı yönetmeye kalkmışlardı. Bunlardan birisi de yönetmekten ziyade akıl vererek kendine görev isteyen kişilerden birisi de M. K@m@l idi. İstediği olmayınca yanındaki yaverine böyle zayıf miskin ve dalgın birisinin ülkeyi yönetmesi ne kadar acı ve üzücü diye söylediği cümleler bilinmektedir. Padişah olunca tebrik mesajı hayır dua temenni de bulunmak hoş olmakla birlikte bir istekte bulunup olmayınca bedbaht diye nitelendirmekte ayrı bir olay olsa gerek. O zamanlar insanlar hakkında hızlı kararlar veriliyor olsa gerek. 18. İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı Devleti'nde yaşanan olumsuzlukları, aksaklıkları tek parti düzenlerinde olduğu gibi tek kalıba sokmak istiyordu. Hareket ordusu Payitaht işgal edince muhalefet az da olsa kıpardanma yaşamiş ve basında sesler ortaya çıkmıştı. Haliyle çıkan bu ses hem cumhuriyetre olduğu gibi hem de darbecilerin yaptığı gibi susturuluyordu. Bu susturulmak istenen bazıları da gazeteciler oldu. Burası ilginç arkadaşlar Amerikalı bir tarihçi S. Saw "Osmanlı Devleti'nde kamu düzeni Abdülhamid Han'ın dönemine göre çok daha fazla kısıtlanmıştı. " diye bir beyanatı vardır. Burada amerikalı söyle diye demiyorum başka kaynaklardan da bu okumayı yapabilirsiniz. Darbeciler genelde başa geldiklerinde hem iktidarı hem de muhalefeti susturmak için elinden geleni yapar bu tarihte hep böyle olagelmiştir. İstibdat dönemine bakın sonra darbecilerin yaptıklarına bakın. 19.Askerlik mesleğinden bahsetmiştim yukarıdaki yazımın bir yerinde dikkat etmişseniz. Malum kitabın ana karakterinin askerlik görevini ifa ettiği biliniyor. Askerlikte size ne görev verilirse yapmak ile mükellefsiniz. Maalesef diyorum askerlik ike bağdaşmayan işlerinden dolayı Suriye'ye sürgüne gönderildiğinden bahsetmiştim. İkinci bir Suriye vakası daha vardır ana karakterin onun adı da Libya'dır. Osmanlı Devleti'nin toprakları üç kıtada idi. Bu kıtalardan birisi olan Afrika kıtasında yer alan Libya toprakları. Vatan toprağı ve savunulması gerekir peki kime karşı düşmana, o dönemde düşman ise emperyalist devletlerden birisi gelişimini sömürge anlamında tamamlayamamış bu açlığı doldurması için vatan dediğimiz yere Libya'ya savaş açmıştır. Bu savaşta vatanın savunulması gerekiyor. Burada bir grup vatansever binbir zorlukla o bölgeye Mısır üzerinden geçiyor, Mısır Devleti de işgal altındadır. Ana karakterin Libya'da bulunma sebebini bakın nasıl anlatıyor kendi sözlerinden bu sözleri kitabına alan da meşhur tarihçi Hikmet Bayur'dur. Libya savaşına neden katıldım " Bunun böyle olduğunu o sırada ben de görüyordum, ancak orduda ve ekranım olan subaylar arasında maddi ve manevi sıramı muhafaza etmek için buna mecburdum, esasen İstanbul'da beni fiilen işsiz bırakıyorlardı, " diye yanıtlamıştır. Buraya çok güzel bir söz yakışırdı lakin o kadar hür ve özgür yaşıyoruz ki istediğimizi yazamıyoruz. (5816) 20. İtalya ile savaştan sonra İttihat ve Terakki üyeleri Çanakkale cephesine gitmek için koşuşturdular. Balkan ülkeleri kendi arasında çarpışırken Osmanlı'nın başında bulunan İttihatcı grup bu durumdan faydalanmak için Edirne'ye saldırı planı düzenlemişlerdi. tabiî öve iktidarı ele geçirme mevzusunu Hall ettikten sonra bu olay gerçekleşmişti. Bu arada Londra da konferans yapılıyordu. Kim ne kadar daha fazla pay alsın diye müzakerelerde bulunuyordu. Bolayır savaşı için Enver'in yaptığı darbenin haklı sebebinin vatan toprağı olduğu iddiasını kuvvetlendirmek için bir sebepti. M. K@m@l boğazlar komutanlığından ayrılmış ve Bolayır kolordu kurmay başkanı oldu. Edirne'de iki aya sürecek şekilde tahkimat yapılmıştı. Binlerce asker şehit olmuş ve bir o kadar esir ya da hastalıktan ölenler olmuştu. Yunanlılara Edirne'yi sadrazam Mahmut Şevket Paşa Midye Enez hattının batısı kalacak şekilde verilmişti. Edirne düştükten sonra Gelibolu'daki askerlerin moralini yükseltmek için din adamı gönderilmişti. M. K@m@l dini yönü her zaman zayıf birisi idi yeri gelince ileri deki maddelerde göreceğiniz gibi din adamlarını kullanmayı bilecektir. Din adamlarının göndermenin askerin moralini bozacağını kısa ve sert yanıtla savaş dairesine bildirdi. Dinden destek bekleyecek kadar bozguna uğradıklarını göstermekten başka işe yaramayacağanı bildirmişti. Semavi dinlerde askerin moralini yükseltmek için din adamlarından mümkün mertebe de faydalanmayı bilmiştir. Böyle bir gerçeği görmemek için başka bir dünyadan gelmiş olması gerekiyor. 21. Mehmetçik adının nereden geldiği ile benim bildiğim üç farklı versiyondan birisi de olan Gelibolu Yarımadasında yer alan Seddülbahir'de Mehmet adlı bir çavuşun silah tutukluluk yapınca taş atması ile meşhur olan bir hikaye ülkede meşhur oldu. İkincisi Ocak 1912'de Trablusgarp'ta Tobruk Savaşında bir subayın yanında çarpışan Mehmet isimli asker şehit düştü. Onbaşı, subaya dönüp "Kumandan, Mehmet şehit düştü" diye bağırdı. Subay da "Vah Mehmetçik, vah" diye karşılık verdi. Subayı duyan diğer askerler şehit düşen askerin ismini Mehmetçik sanıp "Mehmetçik şehit düştü" diye bağrıştı. Arap askerler ise dilleri dönmediğinden, "Muhammedçik, Muhammedçik şehit oldu" diye bağırdı. Alay yazıcısı da deftere "İlk şehidimiz Mehmetçik" diye yazdı. O gün şehit düşen, gazi olan ama adı bilinmeyenlerin hepsine Mehmetçik denildi. Bir üçüncüsü ise Medine'ye gönderilen Surre alaylarından geri dönen askerlere söylenildiğine dair bir anektod. Burada da Peygamber Efendimiz e olan muhabbet, sevgi, saygıdan dolayı küçük muhammedçik anlamına gelen Mehmetçik kelimesinin çıkış yerinin burası olduğudur. Neden bunları yazdım illa her bir konuyu M. K@m@l e insan niye bağlar anlamış değilim yazar da böyle bir hastalığa tutulmuş. Bu arada onun olduğu zamanda gerçekten yaşanmış ve kaynağı da bu olay olmuş olabilir diye bir şerh düşüyorum. 22.Çanakkale Savaşları devam ederken yaz aylarında İttihat ve Terakki heyeti karargahı ziyarete gelmişti. Sonra devam eden günlerde Enver Paşa İsmet İnönü'nün de bulunduğu Kemalyeri'ne geldi. M. K@m@l 19. Tümene saldırı emri verdi savaşta da bin kişiye yakın kişi şehit düştü. Bu durumda Enver Paşa Limon Von Sanders'in Esat Paşa aracılığıyla bir azar geldi. M. K@m@l kendisi saldırı emri verdiğini, subayların başlangıçta elde ettikleri başarıyı sürdürememekle suçladı. Enver Paşa bu sonuç karşisinda kolordu komutanlığı görevleğinden aldı. Bir komutana görev verildiği zaman kazanmanın da olacağı gibi kaybetmenin de olacağını iyi bilir. Kaybetmekte suçlamak en kolay yollardan birisidir. Bir komutan omuz omuza verdiği askerleri bu kadar kolay itham etmemelidir. Erat ise bize yanlış direktif verilmese idi biz mağlup olmazdık diye söylenirse o zaman o komutanın hali nice olur. Erat komutanını eleştiremez ne de olsa rütbece düşük pozisyonunda yer alır ama kumandan ise emir veren pozisyonunda olduğu için yapılanların bedelini rütbe indirme cezası, görevden alınma veya askeri mahkemeye çıkma cezası alabilir. Burada Enver Paşa görevden almıştır. 23. 1918 yılı içinde Suriye Cephesi'nden kötü haberler ardı ardına geliyordu. Cemal Paşa'nın bulunduğu cephede Yafa, Eriha ve Kudüs hattı savunması aşılmış bir çok yer kaybedilmiştir. Paşa'nın bir ünü vardı bu savaşta bu ünü çok ciddi bir yara almıştı. Cepheyi bırakmış ve İstanbul'a ricat etmişti. Suriye cephesine taze bir isim Alman Limon von Sanders getirildi. M. K@m@l Suriye cephesinde yaşananlar ve benzeri kötü haberlerin birbiri ardına gelmesi ile birlikte yanında bulunanlara bu durum ile ilgili yakınma ve eleştirilerde bulunuyordu. Bir gün Topçu İsmail Hakkı Paşa M. K@m@l'e Talat Paşa kabinesinin işleri yerine getiremediğini bunun yerine askeri bir hükümet kurulması gerektiğini ifade etti. Bu haber kısa zaman içinde Enver Paşa'nın kulağına kadar gitti. Erkan-ı Harp dairesinde Enver Paşa'yı ziyarete gittiği zaman bu konuyu dile getirmek için zamanın yeri geldiğini düşündüğü için hükümetten memnun olmadığınızı bunun yerine de başka bir hükümetin il başına gelmesini arzu ettiğiniz bizlere bildirildi denildi.Enver Paşa siz bir askerseniz siyaset ile işiniz olmamalıdır ya üniformanızı çıkartır siyaset yaparsanız ya da askerlik görevini yaparsanız diye belirtmişti. Yıllar geçtikten sonra aynı sözleri M. K@m@l Kurtuluş Savaşı'nda beraber savaştığı paşalara diyecektir. Ne kadar manidar bir durum. 24. Murat Bardakçı'nın Şah Baba isimli eserinde M. K@m@l'den alıntı yaparak Şam'da bulunurken ordunun kuzeye çekilmesi zor olmadığını ve bununla beraber kurmaylarıyla Halep' e vardıklarını belirtir. İstanbul'a çok sert, ağır, hakeretamiz sözlerle Enver Paşa, Cevad Paşa ve Cemal Paşaları da içine alan bir telgraf çeker. Enver Paşa'ya ahmak genel hareket yöneticisi, Cevad Paşa'ya şahsını kurtarmak için şaşkın tavuk gibi öte beriye iltica eden komutan, Cemal Paşa'ya ise dördüncü orduyu komuta edemeyen asker diye nitelemiştir. Yazara göre bedelini silah arkadaşlarına ödeterek kendini temize çıkartma dürtüsüne karşı koyamamıştı diye ifade etmiştir. Burada yaşanları Kurtuluş Savaşı'nda yer alan bir asker M. K@m@l, İsmet inönü ve Fevzi Çakmak için söylediğini farz edersek acaba o kişinin başına neler gelirdi ya da tarih o kişiyi nasıl anlatırdı. 25. Bir röportajında Pera Palas Oteli'nde yapılmıştı ve görüşmeye daveti olan Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price'ın anılarında anlattığına göre, Mustafa Kemal'in yanında, kısa boylu, sırım gibi, gidi iradeli, cesur bir subay olan arkadaşı Albay Refet (Bele) oturuyordu. Ward Price, Mustafa Kemal'in İngilizlere hizmet etmeyi önerdiğini, Fransızların ülkeden uzak tutulması gerektiğini ve eğer İngiliz Anadolu'nun sorumluluğunu yüklenmek istiyorlarsa, deneyimli Tük yöneticilerinin işbirliğine gerek duyacaklarını söylediğini anlatıyor. Bir konuşmayı İngiliz askeri istihbaratına aktarmış, ama önemli olmadı varsayılarak üzerinde durulmamıştır. Yorum farkları ve unutkanlık olabileceği noktası göz ardı edilmemelidir ama Mustafa Kemal'in İngilizlerle o tarihte Adana'yı işgal etmeye hazırlanan Fransızları birbirine düşürmek istemesi de olasıdır. Bu röportajı ilk defa duyduğumu ifâde etmek lazım. M. K@m@l'in İngilizler ile olan görüşmeleri hep bir muamma olarak kalacaktır zira benim açımdan böyle gördüğümü söylemek isterim. İngilizlerin gücününü savaştığı bir çok cephede görmüş, savaş bittikten sonra Lozan görüşmelerinde de ne kadar zorluk çıkarttıkları görmüştür. Her ne kadar Fransız hayranı olsa da M. K@m@l İngilizlerin dünya hakimiyetinin farkında idi. 26. Kişinin kendini herkesten ve her olaydan üstünde görmesi kendini beğenmişlik olarak görülebildiği bununda tıp literatüründe bir hastalık olarak kayıt edilmiş olduğu gerçeği aşikardır. Kurtuluş savaşı devam ederken paşalar arasında özellikle Kazım Karabekir ile M. K@n@l arasında yöntem, üslup ve davranış farklılıkları vardı. Kazım Karabekir Paşa milli hareketin liderliğinin ortaklaşa olmasını isterken, M. K@m@l kendini en üst düzeydeki önder olarak görmeye başlamıştı. Hatta Nutuk adlı kitabında " Efendiler, tarih itiraz edilmez bir şekilde ispatlamıştır ki, büyük davalarda başarı için sarsılmaz bir kabiliyet ve kudrete sahip bir önder'in varlığı şarttır, " diyecektir. Bunu te'vil etmem gerekirse bu savaşta ben olmasa idim bu savaş başarı kazanılamazdı. Bu önderlik meselesinin yolunu M. K@m@l'e açan kişi bulunduğu dokuzuncu ordu müfettişliği değil Kazım Karabekir Paşa'nın verdiği sınırsız destek, güven ve rahatlığı idi. Bu savaşta bir çok önder vardı ve bu kişiler kendilerini bu şekilde övmemişlerdi. 27. İtilaf Devletleri'nden gelecek herhangi bir işgal ya da müdahale karşısında Müslümanlar zorda kalmamak adına Osmanlı Devleti bölgeyi savunmak için bölgesel bir hükümet kurulacak ve yürürlükteki olan yasalar uyarınca yönetilecekti. Eğer o tarihte bir kongre toplantısı yoksa Heyet-i Temsiliye geçici hükümetin görevini üstlenecekti. 24 Ağustos'ta dernekler yasasına göre Şarki Anadolu Müdaafa-i Hukuk Cemiyeti'nin tüzüğünü ve yönetim kurulu (Heyet-i Temsiliye) üyelerini Erzurum Valisi'ne sundu. Komitede dokuz üye vardı. M. K@m@l olmak üzere beş üye dokuz Ağustos'da Kazım Karabekir "ın kendisini Heyet-i Temsiliye üyesi yaptığını bildirdi. Kurallara göre resmi olarak komitenin başkanı seçilmiş olduğu biliniyor ve yazışmalarda Temsil Heyet-i adına imza atıyordu. Buraya kadar anlatılan güzelce özetlendi lakin iş burada bitmedi şimdi nutuk adlı eserde bu nasıl anlatılıyor. 1927'deki nutukta aralarında Kürt Mutki aşiretinin reisi ve Erzincanlı bir Nakşibendi şeyhi gibi zavallı insanların bulunduğu bir komiteden hiç bir şey bekleneneyeceğini söylemişti. " Te'vil etmek gerekirse sırf dini bir kimliğe sahip olmak ve Kürt kimliğine sahip aşiret reisi olmak suç mudur? İnsanları hakir görmek cesaretini acaba kim kimden alıyor ve ülkenin selameti için çalişma arkadaşlarına böyle aşağılayıcı kelimelerle yermek, hedef göstermek kendisine önder diyen birisine yakışır mı? Sorular bunlar cevabını kendiniz veriniz. 28. İngiliz siyasetinin gereği böl parçala yönet politikası gereği Anadolu'nun güney doğu bölgesinde bağımsız bir Kürt devleti kurma ihtiyacı hissetmişti. Kürt davasını benimseyen Yüzbaşı Edward Noel isimli şahıs Ali Galip ile görüşmüş idi. İran'da savaşa katılmış olan Noel Kürtleri yakından görmüş ve bu bağımsız Kürt devleti isteği orada canlanmıştı. Bu konuda Süleymaniye'de Baban Aşiretin'den Şerif Paşa ve Diyarbakır bölgesinden de Bedirhan ailesi ve Şemdinli'de bulunan Şeyh Abdülkadir idi. Aşiretlerle olan diyaloglarında bu fikiri bu kişilere açmıştır. Osmanlı Devleti Kürt milliyetçi kuruluşları kapattı. Anadolu'da Türk milliyetçiliği canlanma gösterince damat ferit Kürtleri onlara karşı kullanmak istedi. Bu tehlikeli durum karşisinda M. K@m@l Anadolu'da Kürt aşiretleri reisleri ile temas kurup, işbirliği için var gücüyle savaştı. Bir önceki madde de M. K@m@l Mutki aşireti ile Nakşibendi şeyhi için ağır ithamlarda bulunmuşu Heyet-i Temsiliye'nin üyelerinden olan bu kişiler için. Bir tarafta amacın için Kürtleri kullanmak isteyip işleri bitince bu kişilerle yol yürülemeyeceğini belirtmekte ne kadar pragmatist olduğu ile açıklanabilir. 29. M. K@m@l'in gittiği yerlerin önemli gördüğü kişiler ile bir çok görüşmeleri olmuştur. Erzurum'dan Ankara'ya gelme meselesinde yaşanmış olaylar silsilesinde yaşananlar bazen çok ilginç olabiliyordu. Bunlardan bir tanesi de bana garip ve ilginç gele Bektaşi tarikatının kurucusu ve Alevilerin en önemli türbesi olan Hacı Bektaş-ı veli türbesi ziyaret edildi. Bektaşiler malum önemli bir tarikat ve Hacı Bektaş-i ile örtüşmeyen bir çok uygulamalar bu tarikatın içine girdi ve esnek bir yapıya büründü. Tarikatın Çelebi'nin Cemalettin ile M. K@m@l ile ülke meseleleri konışurken şu gibi rakının içilmesi meselesidir. Bana göre meseledir İslâm'ın içinden çıkan bir tarikat ve İslâm içkiyi yasaklamış ama dini kisveyede bürünmesi din ile asla bağdaşmaz. Heyet-i Temsiliye'nin başında olan bir kişi ise o kadar yokluğa rağmen içki meselesi olduğunda sağlam bir kafaya sahip olmaması önemlidir. Biri ülke yönetme hevesine sahip önder diğeri dini yönü bulunan bir tarikat şeyhi. Ne var canım içki içildiyse diyenler olabilir ise sizde de ciddi tuhaflıklar vardır. 30. Milli Mücadele süreci devam ederken içte ve dışta her türlü yardım milli hakimiyeti bozmayacak şekilde kabul edilmesi gibi kararlar alınmıştı. Dıştaki yardımların en hacimlisi Ruslar tarafından gelmiştir. Samsun a çıktıkdan sonrada ve Ankara safhasında heyetler gidip gelmiştir. Türkiye'de M. K@m@l eliyle kurulan ve başında da Mustafa Suphi denilen kişi eliyle bir süreç başlatıldı. Yardımlar yerini bulmaya başladığında ve Milli Mücadele ciddi bir ivmelenme göstermesi bu yardımların önemini yitirmişti. Artık Türkiye Komünist fırkası lağv edilebilirdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin adamlarından Yahya Kaptan adamları tarafından denizde derdest edilip denize atılarak hayatları son bulmuştur. İşin garibi Yahya Kaptan'da bir şekilde susturulmuştu kim veya kimler tarafından öldürüldüğü bir muamma olabilir benim açımdan etmesi gereken hizmet bitince Marslılar tarafından öldürüldü! Bir diğer Karadenizli olan Topal Osman'da Trabzon Milletvekili olan Ali Şükrü Bey'i öldürmüş sonra kendisi ve ekibi de imha edilmişti. Acaba kime hizmet ediyordu bilinmiyor, kim tarafından kulağına fısılda da seçilmiş bir vekil hunharca katledildi. İşi bittiği ya da amacının sonuna geldiği kanaat edilmesi sonunu mu getirdi ya da bir el tarafından öldürülen Topal Osman'ı da Kriptonlular mı öldürmüştü! Devam edersek M. K@m@l'in sicili yazara göre, muhaliflerlerini kan dökmeden etkisiz hale getirmek için elinden geleni yaptığını gösteriyor, ama karşisindakiler boyun eğmezse, onun ne istediğini tahmin ederek (yazara göre demiştim ben de bu görüşte yer alıyorum) yerine getirmek için her zaman harekete geçmeye hazır olanlarda vardı. 31. Rauf Orbay 1922'de Başbakan seçilmişti. Rauf Orbay genel düşüncesi hanedana sadık kalmakla beraber liberal bir düşünceye sahipti. Her ne kadar kulağına üflemen sufle ile birlikte bu makama yönlendirme ile getirildi. Vazifeyi kabul etme konusunda ben bu vazifeyi kabul edersem, sen yine benim işime karışacaksın ben de buna tahammül edeyemeyeceğim ve çekilmek zorunda kalacağım seninle ihtilafa düşmek istemem. M. K@m@l söz verdi. Kutsal davayı kazandıktan sonra önceki konuma dönmekten mutluluk dutacağını belirtti. Kendi sözleri açiklama yapmak gerekirse dünyada, milletin bağrında serbest bir fert olabilmek kadar büyük bir mutluluk var mıdır? diye belirtti. M. K@m@l her zaman kendisinin efendisi olma düşüncesine sahipti ve milletin efendisi kim olacaktı diye sorular da düşünülüyordu. Tarih Rauf Orbay'ı da haklı çıkardı yazarın belirttiği kendisinin efendisi olmayı fikrini de. Rauf Orbay istifa etti. Kendisinin değil milletin efendisi olduğu gerçeğini kabul ettirdi her kesime ve özlü sözde olduğu gibi milletin efendisi köylü hiç bir zaman olmadı. 32. İktidar her zaman güç ile kazanılır. Monarşik yönetimlerde bilek gücünüzü(ordunuzu) kullanarak, Tek adam yönetimlerinde Rusya, İtalya ve Almanya'da partizanlarınızın yardımı ile, Meşruti yönetimde de seçmenin oyunu alarak gücünüzü alırsınız. Türklerde hâkimiyet ve saltanat güç ile kazanılmış olup ilim gereği, görüşme ve tartışma ile olmuştur. Osmanoğluları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuştur. Türk milleti bu saldırganlara(Osmanlılar) isyan ederek ve dur diyerek hakimiyeti ve saltanatını fiilen kendi eline almıştır. Kendi ifadesi ile kimseye havadan gelmiyor iktidar gücü zorla, cebren, mücadele ederek elde ediliyor. Meclis'te gücü elinde tutmak için meseleyi tabiî karşılarsa uygun olur ki, gerçek usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki bazı kafalarda kesilecektir. Rejimin ismi tam anlamıyla konuşmasa da milletin oy'u ile seçilen vekillere amiyane tabirle aba altından sopa göstermek herhalde demokrasinin bir gereği olsa gerekirdi. M. K@m@l'in bu tarihi beyanatı mecliste onun açısından görüldüğü gibi anlaşıldığı için mecliste bir tek muhalif oya karşı (Ziya Hurşit) önerge kabul edilip hilafet ve saltanatın artık olmadığı devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğu tescillendi. 33. Saltanat kaldırılması ve Abdülmecid Efendi'nin meclise karşı halife olarak atanması radikal değişiklikler olarak görülmüştü. M. K@m@l'in kendi gibi düşünenler ile yol almak istediği aşikardı onun için kendini destekleyenlerle karşı çıkanları (demokrasinin gereği olarak) bir düzene sokması icab ediyordu. Silahşör mü, kalemşör mü ne olduğu belli olmayan Yunus Nadi, meclisin içinde bile çürümüş ve zararlı düşüncelere yer olmadığını Fransız devriminin başarıya ulaşması için çok kanlı geçtiğini anımsatan bir makale kaleme aldı. Hakimiyeti Milliye malum Müdaafa ı Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı tarafından bir yazıda M. K@m@l'den acil ortamda toplanmış olan meclisi dağıtmasını isteyen taşradan gelmiş bildiriyi yayınladı. M. K@m@l halkın gücünden bahsederek (kendisinden bahs ediyor) meclisteki muhalifleri tehdit etti. Burada demokrasinin bütün nimetlerinden faydalanıldığı görülüyor. Özgür ve hür basında elinden geldiğini fazlası ile yapmıştır. 34. Demokrasinin hızla yerleşmeye çalışıldığı güzel ülkemizde yurt gezileri ile ülkeyi dolaşmaya ebedi şef, yüce başbuğ, ölümsüz lider M. K@m@l yerel ve ulusal olayları anlatmaya başladı. Ülkemiz cumhuriyeti benimsemiştir. İslam Birliği ve Turancılık kavramları bizim yolumuz olamaz diye belirtme ihtiyacı hissetti. Devrim yasası mevcut bütün yasaların üstündedir başladığımız devrim yenilenmemizi durdurmayacaktır. Siyasette din adamlarının karışmasına itiraz ediyordu. İlk mecliste bu itirazların hiç biri duyulmamıştı. Konuyu medreseler mevzusuna getirdiğinde hocaların değersiz olduğunu ifade etti. Hükümet maddeciydi, dinsiz değildi. Halifeyi yendik ve gereken yerlere de göndermesini biliriz diye de tehdit etti. Yeni ihtiyaçlar hasıl olduğunda peşinden gitmesini de biliriz. Kan ile yapılan inkılaplar daha sağlam olur, kansız olanlar ise ebedileşemez. Bizde de ne kadar kanlı olduğu gerçeğini kendi sözlerinden duymuş olduk. 35. Kemalist devlet ilkelerini iyice yerleştirmek isteyen ulu insan İslam dinini de tasarılarına katıyordu. Örnek Balıkesir'de vaaz vererek (kendi eliyle laikliği geliyor) alışılmışın dışına çıkmıştı. "Allah birdir, Şanı Büyüktür. " diye dinsel çağraşımlar yaptı. Gerçeklere ve mantığa uygun olduğundan Müslümanlık kusursuz bir dindi. İleri ki zamanlarda İslam ile tamamen zıt fikirleri ortaya atacaktır. Bunun örneğini de Afet İnan'a yazdırdığı Medeni Bilgile r kitabında görülecektir. İlmihal bilgisi olarak belirtmek isterim ki mescitlerde yüksek sesle konuşmak mekruhtur. Ancak vaiz, hatib ve öğrencilerine ders vermekte olan üstad, sesini duyurmak için yükseltebilir. Namaz kılanlara zarar vermemek şartıyla Kur'ân-ı Kerîm okuyanların veya Allah'ı zikredenlerin seslerini yükseltmeleri caizdir. Mescit ve camilerde imama soru sorulabilir ve ondan ders alınabilir. Din dışı konuşmalar olmazdı. M. K@m@l ise dini bilgisi çok zayıf olduğundan mescitleri dünya işlerine alet etmek istemiştir. Mescitlerde hoca efendi var ise onun dinlemek yoksa sessizce namaza kadar beklemek sünnettir. Dinde böyle bir gerçek var iken nasıl bunun tam tersi bir hüküm verebilir ki. 36. Ali Şükrü bey cinayeti mecliste yeterince konuşulmadı ve yetkililer cinayetin üzerine perde çekmek için ellerinden geleni yaptılar. Bu arada ülkeyi kim yönetiyordu diye bir soru soralım? Koskoca bir milletvekili öldürülmesi olayı sonrası bu işin Topal Osman tarafından işlendiği belirlendi. M. K@m@l'in burada takındığı tavır çok ilginç ve şüphelidir. Böyle bir olay var iken İstasyon a gitmesi alelacele bir kabine toplantısı yapılması ve erken seçim kararı alınmasını o kadar dikkate değere sahip, düşünülmesi gereken bir olaydır. Mecliste çoğunlukta olan kendi tataftarlarını meclisi dağıtması yönünde ikna etmiştir ( tehdit etmiştir) Verdikleri kararı kutlayan M. K@m@l Türk devletinin başında ne taçlı bir hükümdar ne de bir diktatör bulunduğunu söyledi. ( Celal Şengör ulu önderimiz için Diktatör demişti) Bu arada bende aynı kanaatteyim. Bir cinayet var çözülmesi gereken lakin alelacele seçim ve destekçilerine baskı yapması sonunda seçim yapılması sonuç güllük gülistanlık bir meclis dikensiz gül bahçesi. 37. Malum üzere kutsal kitap Nutuk'ta bir çok olay anlatılır. Bunların en çok bilienenleri paşaların kavgası adı takılan M. K@m@l ile Kazım Karabekir Paşa'nın kapışma meselesidir. Diğerleri de yine kendi gibi düşünmeyen muhalif paşalardır. İlk başta Fevzi Çakmak Paşa'yı tutmayan ulu önder sonrasında can ciğer kuzu sarması olmuştur. Ali İhsan Sabiş Paşa ile beraber doğuda mücadele etmiş sonra Malta sürgününden sonra Batı Cephesi'nde kendisine ihtiyac duyduğunu ve sonrasında da yönetemeyeceğini ve popülaritesinin asker tarafından bilindiği için görevden el çektirilmesi gibi olaylar yaşanmıştır. Cumhuriyet döneminin karanlık kuyularından biri olan Topal Osman be Ali Şükür Bey hadisesi ise ne hikmetse kutsal kitapta hiç bir şekilde geçmez. Büyük ihtimalle gerek görülmediğinden olabilir diye düşünüyorum. Ali Şükrü Bey, M. K@m@l e muhalif birisi idi ve basında da güçlü bir kalem idi böyle hamiyet perver ve vatan sevdalısı bir şehidi nasıl kıydılar sorusunun tam anlamıyla öğrenemeyecek olmamız bu ülkede adaletin hiç bir zaman olmadığının mihenk taşı niteliği taşımasıdır. Meclis'te olsun, hayatın her alanında insanlar farklı düşüncelere sahip olmuştur. Farklı fikirlerden medeniyet yükselmiştir. Sırf muhalif olduğu için canlara kıyılmamalı, her hayat değerlidir ve kutsaldır. Bu üzücü olay cumhuriyetin üzerinde kara bir lekedir. 38. Seçimlerde milletvekillerin seçimi ile iki aşamalı seçim aslında formaliteydi. Cumhuriyet rejimlerinde iki aşamalı seçmek şunu demektir, birinci seçmenler sizlerin önemiminiz yoktur, ikinci seçmende herkes olamadığı seçim bölgesinde eşraftan önemli kişilerin olması nedeniyle parti yönetimi veya tek adam kimi isterse o kişiler milletvekili olabiliyordu. Özgürlük getirdim diye övüneceksin sonra bunun adı da seçim olacaktır. Verilecek örnek Karadeniz bölgesinde Kaymakam vekili olan jandarma komutanı seçmenler kuruluna "Biz emir aldık, ikinci seçmenler hükümetin gösterdiği kişilere oylarını verecektir. Vermedikleri takdirde biz verdirteceğiz. Başka münakaşa istemez. " diye (demokratik bir müdahale) ile kestirip attı. Halk bunu reddedip eşraftan sevilen gençlerden biri olan Zeki'nin seçilmesini ısrar edince M. K@m@l belediye başkanını arayarak hükümetin adayları seçildiği takdirde Zeki için iyi bir iş bulunacağına söz verdi. Ama ilk kez, önerisi reddedildi. Bu defa M. K@m@l jandarma komutanını arsyıp, " Çekiliniz! Ve seçimi serbest bırakınız. Bu oranda azimkar olan halka bsskı yapılmaz, " diyerek seçmenleri rahat bırakılmasını istedi. Çok övdüğünüz ulu Önderimiz seçimlere nasıl müdahale de bulunduğu ve karşısında kararlı duruş sergileyen adaylara karşı geri çekilmek zorunda olduğunu tarih bizlere göstermiştir. İstediği adayların bir terslikle karşılaşmadan desteklendiği için, M. K@m@l münferit olaylarda tıpkı bu madde de bahsettiğim gibi alicenaplık gösterebilirsiniz( lütuf ve ihsan sahibi hazretleri, iki dudağının arasından çıkanlar kesin emir hükmündedir, ne de olsa ülke de monarşi vardı.) Sonn olarak muhalifler arasında yok edemediği kimselerde vardır. Ulu önderin lügatında muhalif diye bir kelime yok idi. Eğer öyle olsaydı bu ülkede demokrasi 1923'te yerleşmeye başlardı. Ülkede demokrasi 1946'dan sonra kısmi, 1950 ile de tam manası ile yaşanmaya başlanılmıştı. 39. Cumhuriyetin ilanı ile M. K@m@l rakiplerini gafil avlamıştı. Rauf Orbay, Refet Bele ve Kazım Karabekir meclis üyesi olmalarına karşın, garnizon komutanlarına top atışı emri gönderildiğinden kendilerine bilgi verilmemişti. Halbuki o dönemde iletişim en kuvvetli aracı telgraf ile önceden haber verilebilirdi. İstanbul'da bulunan Rauf Orbay o dönem için iki önemli gazeteci olan Ahmet Emin Yalman ve Velid Ebüzziya ziyaretlerine geldi. Ertesi gün gazetelerde yayınlanan mülakatta Rauf Orbay, yönetimin isminin cumhuriyet olarak değişmesinin ancak halkın isteklerine saydı duyduğu takdirde bir farklılık oluşturacağını söylüyordu. Adı göstermelik cumhuriyet olan bir sistemde adaylar tek kişi tarafından belirlenmesi ikircikli bir tavrın zirve noktasını oluşturuyırdu. İstanbul'a gelen Kazım Paşa Ankara'dan gelen haber M. K@mal'in kendine yeni bir maiyet edindiğini ve tam anlamıyla otoritesini kurma yolunda emin adımlarla ilerlediğini gösteriyor dedi. Kazım Paşa anılarında M. K@m@l'in padişah ve halife olmasını dostlarının önlediğini ve onun da karşılık bir çıkış yaparak Cumhurbaşkanı olduğunu açıkladığını yazacaktı. Şimdi M. K@m@l eski dostlarını cumhuriyet düşmanı ve padişah yanlısı diye tanıtarak, yaşamı boyunca makamı elinde tutacaktı. ( Suçlamak en basit, kazanmak her zaman en zor olanı idi.) 40. Savaş sonrasında yaşanan yurtdışından göçler en büyük sorun oluşturan konulardan başında geliyordu. Bu konuda herhangi bir iskan planı da olmaması bu sorunu iyice büyütmüş hale geliyordu. Terhis edilen askerlerin durumu, savaş gazileri, savaşta sakat kalan askerler, işçi ve emekli maaşları istemleri devamlı tekrar ediyordu. O kadar sorun arasında din okullarının kapatılması, eğitim sisteminde büyük bir boşluk oluşturmuştu. Ayrıca muhalif kesiminde boş durmayıp pozisyon arayışı içine girmeleri yetkiyi kullanmak istemeleri bu yaşanan sorunları onların daha fazla sesinin çıkmasına sebep veriyordu. Halk fırkasında muhalefet güçlenmiş ve artık sesi iyice çıkar hale geldi. Sayıca az olsalarda ağırlıkları olan kişilerdi. Bu kişilerden önde gelen iki isim var ki eski meclis başkanı ve İstanbul temsilcisi Rauf Orbay ve Adnan Adıvar idi. Nutuk adlı kutsal kitapta bütün ipleri eline geçirdikten sonra eserini yazmış ve konuda istediği gibi kalem oynatmanın dayanılmaz hafifliği ile bu iki kişiyi yurt gezisi sırasında Ankara'da karşılayanlar arasında görmeyince en sevdiği huylardan birisi olan özelliği gereğince bir komployla karşı karşıya olduğu kanısı ışık hızında gerçekleşmişti. Bu suçladığı suçlu milliyetçi kişiler onun gibi ülkede söz sahibi olabilmekte ve ülkeye faydalı işler yapma isteğine sahip olmalarıdır. Tek adam zihniyeti bu ülkede demokrasinin ne kadar tek yönlü işleyişe sahip olduğu bir kere daha göstermiştir. 41. Demokrasinin gereği partiler kişilerin bir araya gelip ilgili bakanlığa dilekçesini sunduğu ve şartlar uygun ise kurulur idi. Ülkenin ilk muhalefet partisi diyebileceğimiz parti olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kendi mecrasında kurulmadığını bilmeyen yoktur. Bu partinin kurulması ülkenin işleyişine yani demokrasinin olmazsa olmazlarından olduğu için elzemdir. Farklı fikirler ülkelerin gelişmesi için iyi olduğu demokrasinin ise iktidarı denetlemesi açısından bir gerekliliktir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'ı Fethi Okyar eliyle kurduruldu. Ülkenin bir çok yerinde olaylar yaşanıyordu. Bunlardan o zaman için en çok ses getiren ve o döneme göre üniter yapıyı bozmak adına istekler Fethi Okyar'ın da bu konuda sertlik yanlısı olmaması mecliste tartışmaların odağına gelmiştir. Doğu'da yaşanan bu olaylar ile birlikte Musul konusundaki anlaşmazlıklar, Brüksel hattında yaşanan Kürt aşiretleri huzursuz ve tedirginliğe itmiştir. Kürtlerin yaşadığı bölgelere gönderilen subayların bir kısmı gaddardı ve sınırın diğer tarafına giden gelen kaçakcılara göz yumması bununda bir karşılığı olarak rüşvet alıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti'nde o zaman için gereksinim olan aşiret alaylarına gereksinim kalmadığı için resmi destekler yani para muslukları kapanmıştı. Yine bu sırada devam edegelen Musul sorunu devam ediyordu. Kürt milliyetçileri eski aşiret geleneği uyarınca Türk hükümetine karşı İngilizlerin yardımını almaya çalışıyordu. Askerden firar edenleri yakalamak için gönderildiği sırada asker ve halk arasında olaylar yaşandı. Dağlık bölgelerde de asker yoktu. Sonra bir isyan patlak verdi bunun adı da Şeyh Sait İsyanı olarak. İsyana karşı yeterince sertlik göstermemekle suçlananan Fethi Okyar'ın gereksiz yere elimi kana boyamam demişti. M. K@m@l ise milletin elinden tutmaya gerek var, inkılâbı başlatan tamamlayacaktır diye demeç verdi. İsyana karşi M. K@m@l'in bir başka tepkisi emir eri İnönü'yü Çankaya'ya çağırdı. Bir başbakanı yumuşak başlı olduğu için mecliste güven oylaması ile düşürüldü maalesef kendi vekilleri bile destek vermek vermemişti. Emir komuta zincirinde demokrasi de olmayan şekilde Başvekilliğe emir eri İnönü'yü geçirdi. 42. 1926 yılında Milli Eğitim Bakanlığının da içinde bulunduğu bir olay gerçekleşti. M. K@m@l'in yönü her zaman batılı olarak kabul görmüş idi. Kürtlerin daha sonraları "inkar politikası" olarak adlandıracakları Kürt halkının varlığını kabul etmeme görüşünü ulu önder desteklemişti. Cumhuriyetin ilanından sonra halka hitaben yaptığı konuşmada kürtlerden söz etmedi. 1925 yılındaki olayları da irticai bir hazırlığın sonucu olarak gösterdi. Milli Mücadele döneminde ise ulu önder Kürt aşiret reisleri ve dini liderler ile bir çok kez görüşmeleri olmuş bu kutlu davada sizlerle beraber yürüyeceğiz diye görüşmeleri olmuş idi. Kürt halkının varlığı milli mücadele döneminde sorun olmaz iken biz ayrı gayrı değiliz her zaman bir idik sözleri gücü ele geçirdiğinde Kürt toplumunu neredeyse hiç yok imiş gibi değerlendirmesine sebep olmuştur. 1926 yılında yine Milli Eğitim Bakanlığı bir karar ile tıpkı Fransız ulusu gibi, Türk kültürüyle birleşen tek tip bir Türk ulusu oluşturmak idi. Bu oluşumu destekler mahiyette bir karar ile Türk birliğine zarar verdiği gerekçesiyle Kürt, Laz, Merkez gibi etnik isimlerin kullanılmasını yasakladı. Ulu önder bu kutlu yola çıktığı vakit cumhuriyet, demokrasi, özgürlük, hak, adalet, eşitlik, kadına özgürlük, kılık kıyafet değişimi gibi kavramlardan bahsetmişti. Günün sonunda bu sözlerinin anlamını olmadığını bizlere göstermiştir.
Atatürk: Modern Türkiye'nin KurucusuAndrew Mango · Remzi Kitabevi · 2004818 okunma
·
2.787 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.