Erken dönem Elon Musk, varoluşsal krizlerinin nirvanasında her türden ekol ile boğuşur. Yaşamı anlamlandırmak için ideolojileri araştırmaya koyulur. Dinleri gerçeklikten çok uzak, felsefeyi de fazlaca depresif bulacaktır. Söyleşilerinde bundan sıkça bahseder. “Bir ergen olarak Schopenhauer, Nietzsche okumak… anksiyetemi körüklemekten başka bir işe yaramıyordu.” Fakat sonra, bu ideolojik serüvenin akabinde, aradığı anlamı Douglas Adams’ın “Otostopçunun Galaksi Rehberi”nde bulacaktır. Eserdeki şu direktif ona ilham verecekti: “Dünyada yapılacak en zor şey hangi soruların sorulacağını belirlemektir. Bir kez soruyu belirlediniz mi, cevabı bulmak daha kolaydır.” O halde sormalıyız: Cevabımız kainat, peki o zaman sorular nelerdir? Sahi, kainat ne sebeple yaratıldı, hangi soruların cevabı olarak var oldu? Bunu cevaplayabilmek için bilinç seviyemiz elverişli değil ve üstüne üstlük tehdit altında. O halde bilincin kapsamını ve ölçeğini alabildiğine genişletmeli ve koruma altına almalıyız. Yapılacak en iyi iş, bu kainatın anlamını deşifre etmek için, bilinci yaymak ve onun varlığını koruma altına almak olmalıdır. İşte bunu salık veriyor Elon Musk.
Bu Elon Musk’ın ve onun bütün şirketlerinin temel ideolojik temelidir. SpaceX, Tesla, SolarCity, Neuralink, Starlink… Bu firmaların hepsi de bu temel ideolojinin bir tür dışavurumudur. Mars’ta kolonileşme arzusu, bu idelojinin bir sonucudur. Musk’ın ultra mantıklı misyon ifadesi budur: “Yapılması akla yatkın olan tek şey daha büyük toplu aydınlanma için çalışmaktır.”
Musk, bu konuda kendisini o kadar kendisini kaptırmıştır ki, eşi Riley’in iddiasına göre o, Mars’a ilk ayak basan kişi olma gibi bir gayesi bulunduğunu söylemiştir. Fakat sonraları biyografi yazarımız Vance, kendisine bununla ilgili soru sorduğunda bunu hatırlayamamış