Deliliğe değil de ahmaklığa ya da budalalığa övgü olarak çevrilmesi konusunda çevirmenle aynı fikirdeyiz. Yine de son kertede bir cinnet halinin insana nasıl iyi gelebileceğinden bahsederken Erasmus deliliğe de övgüde bulunuyor. İyi de Erasmus neden deliliğe, ahmaklığa övgüde bulunuyor? Erasmus bulunmuyor işte, delinin biri diyor ne diyorsa. Kısacası Erasmus sadece elçiye zeval olmaz diyor. Eleştirel parodi gibi ama zaman zaman sizi neredeyse ahmaklığa iman edecek pozisyona getirebiliyor, ikna edebiliyor. Neden olmasın ki demek dışında da başka çare bırakmıyor.
Kendini çok akıllı sananların, akıl dışı olan her şeye b*k attığı bir düzende (ki o düzen hiç mi değişmez) Erasmus çıkıp 'tamam ya en büyük sizsiniz abiler, biz biraz içip gidicez zaten' diyerek konuya giriyor. Ne kadar akıllı ay pardon deli değil mi? Dersini almış çünkü. Sokrates gibi rahatsız edici doğruları söylerken kendi olmuyor, kendi olursa başına ne geleceğini biliyor.
Metin çok önemli çünkü Erasmus 15- 16. yy. arasında yaşarken yazıyor bunları. Yani Descartes 17. yüzyılda çıkıp da kendisini bir zihin olarak kanıtlayıp bedene ilişkin her şeyi pejoratif manalara büründürmeden önce Erasmus tam tersini yapıyor. Descartes'in ardından toplumsal düzeni, bürokrasiyi, kurumları, medeniyetleri hatta ulus-devletleri inşa ederken hep aklı referans veren modernizmin kurucuları, bugün Erasmus'un söylediklerini söyleyecek olanlara deli muamelesi yapar elbette. Fakat metni önemli kılan Erasmus'un akılcılığa karşı olması falan değil. Aklını kullananlarla değil derdi, aklını kullandığını iddia edenlerle, aklı yüceltip akıllı söylemlerini diğer insanlar üzerinde iktidar kılanlarla, kurnaz geçinip iki gram aklı olanları sömürenlerle. Tabii bu güruhla bir alıp veremediği var olduğu gibi öbür taraftan da okurlarına şey demek istiyor, relax abi ya bak bana ben de delirdim yani salacaksın bazen bırakacaksın akışa, vuracaksın deliliğe. Yani son derece dosta güven düşmana korku salan bir metin bu.
Okurken literatürde karşılık bulabilecek kavramlar da keşfettim metinde. Örneğin Erasmus'un deneyime dayalı pratik bilgiyi, kitaplardan edinilen teorik bilgiye üstün kıldığı pasajda aklıma Marx'ın ''praxis'' kavramsallaştırması geldi. Tarihsel materyalizmin çıkış noktası Erasmus'tur demiyorum elbette ama şey diyorum mesela, pratik bilgiyi üstün kılan aklın bunu teorik metin üzerinden insanlara ulaştırması hep çok ironik gelmiştir bana. Öte yandan bu metin en çok Marx'ın damadı olan Paul Lafargue'ın ''Tembellik Hakkı'' isimli eserine benziyor, e o da 19. yy.’da çıkmış mesela. Demek istediğim tarih tekerrürden mi ibaret yoksa karşıtlar mekân ve beden değiştiriyor ama düşünceler pek de evrime uğramıyor mu acaba? Kronolojik olarak özetle şu oluyor çünkü; Erasmus deliliğe övgüler yağdırıyor, Descartes 'düşünüyorum o halde varım' deyip aklı yüceltiyor, Lafargue gelip nerede kaldı o eski günler bre yatar, yiyip içer sarhoşken dans ederdik diyor, avarelik ne güzel şeydir diyor, lanet olsun pozitivizm, kahrolsun kapitalizm diyor. Ama tüm bunlar bir tarafa dursun Erasmus'a en yakın şeyleri kim yazıyor, e Nietzsche tabii ki.
Nietzsche’nin, insanın moderniteyle yüzleşmesinden doğacak olan sancılara karşı yazdığı bir reçete var. Mitolojiye Erasmus kadar olmasa da metinlerinde yer veren Nietzsche, Apollo ve Dionysos'tan bahseder. Sırasıyla biri aklın, tutarlılığın, ölçülü davranışların tanrısı; diğeri ise aşkın, sarhoşluğun, cinselliğin tanrısıdır. Nietzsche bu ikisinin her insanda olduğunun fakat modernitenin Apollo'yu yüceltirken Dionysos'u saf dışı bıraktığının altını çizer. Böyle olduğu için insan yaşamaktan zevk alamamakta, varoluş sancıları eşliğinde hayatı kendine zehretmektedir, der ve bu ikisini dengede tutmayı önerir. Şimdi Erasmus'a geri dönecek olursak, kendisi yiyin kafayı rahat edin demiyor aslında. Söylemeye çalıştığı şey: 'şu saydıklarıma prim vermeyin, azıcık relax olun, bak hiçbişiyciğiniz kalmayacak kuzum'. Yani sanki Dionysos’u hatırlatmak için Dionysos’un ağzından yazılmış bir metin Deliliğe Övgü.
Kadın-erkek arasındaki farklara değinirken de yapmaya çalıştığı şey, öyle çağdaşları gibi kadını Dionysos, erkeği Apollo ilan etmek değil bu arada. Tam tersi, ben okurken evin eril tahakkümü çıktıktan sonra 'aman kız sen de ne bakıyorsun şu ayıya' diyen birini duyar gibi oldum. Yanına yandaş olarak kadınları almak istiyor gibi hissettim. ‘Aptal rolü oynamaya devam edin’ mesajıyla yazılmış birkaç cümlenin de altını çizdim mesela.
Son olarak Erasmus dışında saydığım isimlerin hepsi bu konuları konuşurken bir şekilde ''özgürlükler'' meselesine değinirken Erasmus'un bu konuda çok açık ve keskin görüşlere yer vermemesini biraz garipsedim. Ona en yakın şeyleri söyleyen Nietzsche ''başkaları cehennemdir'' diyor mesela. Ya da Zeki Demirkubuz bile ''dışarı çıktığımda ilk karşılaştığım şey, imkânsızlık hissi oluyor'' diyor. Kısacası toplumsallığın, ''ferdi kimlik''in ortaya çıkmaması için koyduğu ve tanımladığı sınırlılıklar hakkında benzer çizgide olan düşünürler hep bir şeyler söylerken Erasmus'un 'en sonunda delirteceksiniz lan hepimizi' minvalinde bitirmesi ve 'valla bana kızmayın ben demiyorum budalanın biri diyor' diyerek af çıkarması biraz da korkakça geldi galiba bana bilmiyorum.
Neyse canım bana ne, sonuçta ben demiyorum Erasmus diyor. Ayrıca buraya kadar okuyan varsa helal olsun. Ben, beni bu kadar okumazdım. Acaba Erasmus yazdıklarını editlemeden önce kaç kere okumuştur, tabii editlediyse...