Jean Teule - İntihar Dükkanı
Puan vermedi·144 syf.··
2024 35. kitabı
·
7 saatte okudu
·
Okunma: 11 Kasım 2024 17:41
Kitap, insanlara kendi intiharlarını daha ihtişamlı bir şekilde düzenleyebilmeleri için zehirden tutun da alet edevatlara kadar türlü malzemeler satan İntihar Dükkanı’nda geçiyor ve gri bir dünyada herkesin melankoli salgınına kapılmasını bekleyen bir düzende konuşmaya başlıyor. İntihar Dükkanı’nı işleten aile, Addams Ailesi gibi bir şey. Melankolik, karanlık ve mutsuzlar ama ne yazık ki(?) tek bir şey dışında. Üç çocuk ve iki ebeveynden oluşan bu ailenin en küçük çocuğu Alan, iflah olmaz bir iyimser. Depresif insanların, toplumun normal algısını oluşturduğu bu düzende her şeye iyi tarafından bakan bu çocuk bir anomali olarak damgalanıyor. Burada hastalıklı olan, anormal bulunan kişi ailenin en küçük üyesi Alan kısaca. Şimdi kitabın konusu anlaşıldığına göre gelelim incelemeye; Dünyanın artan ve kontrolden çıkan nüfusu, kentlerde ve metropollerde artan bireyselleşme göz önünde bulundurulursa gerçekten de ilerleyen yüzyıllarda belki de insanlar, diğerlerinden intihar etmelerini bekleyecekler. İntiharı yasak kılan, kötüleyen unsurlar yani din, kültür, iktidar söylemler ileride sosyal değişimle bir yapı-bozumuna uğratılacak olursa bu kitapta olduğu gibi karanlık bir dünya oluşması da namümkün diyemeyiz sanki. Dükkânın olduğu semtin adının ‘Unutulmuş Dinler Sitesi’ olması da tesadüf değil. İnsana intiharı günah kılan ve yasaklayan en temel şey, dini öğretilerdir çünkü. Öte yandan kimse kiralık katil tutmuyor, televizyonda cinayet haberleri geçmiyor, yalnızca intihar istatistiklerinden söz ediliyor. Bu da biraz şöyle bir sonuca çıkıyor sanki, ‘insanları kendi hallerine bırakın ve kendilerini nasıl yok ettiklerini izleyin; hayatın anlamsızlığı ve sevginin eksikliği karşısında kimse bu hayatı yaşamak için büyük bir cenge çıkmayacaktır.’ Öte yandan artan bireyselleşmenin bir sonucu olarak kimse ötekinin sorumluluğunu üstlenmek istemiyor. Her koyunun kendini, kendi bacağından astığı bir senaryo bu kısaca. İntihar, insanların daha küçüklükten hazırlandığı, bir tür ödev ahlakına evrilmiş bir olgu burada. Herkesin tek bir ödevi var ama enteresandır, en büyük ve son ödev için bile dükkânda pazarlık yapılabiliyor. Çok pahalı ya hiç indirim olmaz mı diye soruyor müşteri, sanki yarına sağ çıkabilecekmiş gibi yapıyor o harcamayı. Öte yandan kitabın, ticari kaygıyla dükkân işleten bir aileyi konu edinmesi de tesadüf değil. Her ne kadar herkesten daha mutsuz bir rolü de oynasalar, toplumsal kabulleri layığıyla yerine getirmiş de olsalar günün sonunda, ‘biz henüz intihar etmedik çünkü biz gidersek bunca insan nasıl intihar eder’ motivasyonuyla topluma hizmet ettiklerinin altını çiziyorlar. Hayatta kalma içgüdüsüyle değil de bir misyona sadık kalmak için yani…yersen kuşum… Zenginliğine zenginlik katmak isteyen herkesin bahanesidir topluma fayda sunmak zaten. Aslında burada İntihar Dükkanı’nı özel hastaneler ile özdeşleştirebiliriz. Bunu yapmadan önce araya kısa bir modernizm eleştirisi sokuşturacağım. Modernizm ve onun bir sonucu olarak kapitalizm, insana daima sağlıklı olmayı empoze eder. Sağlıklı ol, spor yap, moralin mi bozuk psikoloğa git çünkü bana sağlam işçi lazım ve normal birey lazım. Toplumsal düzenin muhafazası için ve kapitalizmin çarklarının dönmesi için en temel koşul olan sağlık, bir hizmete dönüştürüldüğünde, akabinde bu hizmet özelleştirildiğinde insanlar kendi sağlıkları için pazarlık yapan bir konumda bulurlar kendilerini işte. Bununla beraber modernizm, insana ölümü hatırlatmasın diye mezarlıkları hep şehrin dışına öteler. Kırsal kesimlerde öyle değildir mesela, cenazeyle vedalaşmak bir ritüeldir. Cenaze bazen evin avlusunda, bazen evin içinde saatlerce durur. Son vedası yapıldıktan sonra gömülür. Oysa kentlerdeki modern insan için onu böyle işinden gücünden edecek bir ritüel söz konusu olamaz. Şimdi kitaba geri dönecek olursak, yazarın bu anlamda ölümü, ‘’de-konstrüksiyona’’ uğrattığını söyleyebiliriz. Taşların yerini değiştiriyor ve özel hastane yerine İntihar Dükkanı’nı koyuyor, sağlıklı yaşam yerine ölümü ve intiharı koyuyor. Ama neyi değiştiremiyor biliyor musunuz, sosyal baskının, sosyal iktidarın her zaman bireyin üstündeki gücünü değiştiremiyor, bunu görmezden gelemiyor. Taşların yerini değiştirebiliyor ama üstüne taşların dizildiği zemini değiştiremiyor. Bu da zaten kitabın neden öyle bir final istediğini çok net gösteriyor. Final hakkında herkesin tartışmalı fikirleri vardır. Ben bu konu hakkında konuşmayacağım, kimseye de spoiler olmasın. Son olarak kitabı okurken gözümde bir Addams Ailesi bir de Otomatik Portakal canlandı. Otomatik Portakal ile farkı şu, Burgess’ın romanında odağa aldığı Alex, mütevazı ve iyi bir aileye doğan ama kötülükten ve öldürmekten zevk alan bir çocuk iken İntihar Dükkanı’ndaki küçük karakterimiz Alan, sevgiden uzak depresif bir ailenin gülümsemekten sıkılmayan, insanlara iltifatlar yağdıran, etrafa ışık saçan haylaz çocuğu. Otomatik Portakal’da ölüm, bireysel hazzın bir sonucu olarak kurgulanırken; İntihar Dükkanı’nda toplumsal onaylanma arzusuyla iç içe geçmiş vaziyette. Yani ölüp gittikten sonra yemişim toplumunu diyor insan içinden ama işte kurgulanan bu evrende öyle değil, son kerteye gelene kadar sırf intihar etmediğin için toplumun taktirini toplayamıyorsun, hep bir onay eksikliği içinde yarım yaşıyorsun. O yüzden son derece varoluşçu bir metin aynı zamanda İntihar Dükkânı. Kitabın bir de animasyon filmi varmış. Onu da izledikten sonra belki incelemeyi güncellerim. (Ha bu arada Vincent yüzünden kitaba ara verip krep yapmaya gittim bir ara. Yerken okumaya devam ettim. İyi ki finalden önce yemeyi bitirmişim…)
1000Kitap
İntihar DükkânıJean Teule · Sel Yayıncılık · 202417,8bin okunma
·
191 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.