İlk kitabım bir masaldı. İlkokul ikideydim. Ayılı bir şeydi. Giriş o giriş, çıkamadım bir daha. Öyle romanları öyle erken dönemde okudum ki anlatamam. Babam çok kızıyordu. Bu kadar okumak zarar demiş birileri. Doktor da dahil.
Söz, dedim babama. Tutamadım ama. Büyülenmiştim bir kere. Edebiyat büyücü Goşa gibiydi. Bir beş gün ağladım. Ev duvarları kalındı. Perdeyle cam arasına oturur okurdum. Gümbür gümbür geçerdi kitaplar elimden. Koyu kahverengiydi perdelerimiz. Babam da anam da fark etmezdi nerede olduğumu. Okurdum. Okudukça okurdum.
Sonra kafam durdu. Bir şey olmuştu galiba. Babama dedim. Kafam çalışmıyor benim dedim. Anlamadı kimse. Bir doktor vardı. Sürmenaj bu dedi. Anladım, dedim, ne yapmalıyım? Kes okumayı,dedi. Öl gibi bir şey gibiydi bu. İnsan isterse çıkış yolu buluyor. Önce bardakların içine su ve tuz döküp bir bakır bir de çinko elektrotla pil yaptım.Radyo dinledim. Hala yirmiye yakın dili ayırt edebilirim. Sonra bir de sinema makinesi yaptım.
Yanık filmleri bana veren bir adam vardı. Ben de 60 vatlık bir ampulün kıçını çıkarmış, içine su basıp mercek yapmıştım. Küçücük filmler 100 katı duvarda görünüyordu. Bir de mikroskop. A, sineklerin kıçında kıl varmış, dedirtmiştim komşulara. Oysa tüm bunlar benim yapmamdan bir iki yüz yıl önce yapılmıştı.
Tekrar döndüm okumaya. Bir daha hiç sürmenaj olmadım. Ama, Emily Bronte'nin "Bir erkek bir şey yazdığı zaman yazdığı şey yargılanır, bir kadın yazdığı zamansa kadının kendisi," demişti. Bunu hiç unutmadım. Unutamadım. İşte o zaman, tükürürüm bu dünyanın çarkına, dedim.