Kırmızı Saçlı Kadın Spoiler içeriyor olabilir. Türümüzün bazı gündemleri var bence, zamanı aşan aşmakla kalmayıp gündelik hayatımıza nüfuz da edebilmiş konuları. Evrensellik ve kalıcılık dediğimiz şey de bu sanırım. Bu olgular o kadar güçlü ki güce karşı teslim olma içgüdümüz bizi onlardan bi’ türlü kopartamıyor ve tekrar yaratımı sürekli güncel tutuyor. Ölüm, doğum, aşk, yalnızlık; kelimelerden ibaret değil hiçbirimiz için. Baba ve oğul kültü de dahil bu olgulara. Kırmızı Saçlı Kadın romanı son kült üzerine inşa edilmiş olsa da diğer evrensel unsurları satır aralarına sıkça yedirmiş bence. Erkekler için fazlasıyla gerçekçi olan bu tema kadınlar için de gayet kalıcı. Hem bu ilişkiyi anlamlandırmakta zorlanmadıklarından hem de bu çatışmanın pasif de olsa aktörü olmaya binlerce yıldır devam ettiklerinden olması muhtemel. Kitabı okumaya başladığım “aslında yazar olmak istiyordum.”dan bitiş cümlesi “Unutma, aslında baban da yazar olmak istemişti.”ye kadar FREUD’un odipal kompleks tespitinden kendimi alamadım. Bu kavramı ortaya attığı yıllarda büyük tartışmalara yol açan fikir, günümüze kadar ciddi bi’ psikolojik analiz halini aldı ve varlığını sürdürüyor. Çünkü bir fiksasyon/çatışma olarak dizayn ettiği bu iki kelime aslında insanlık tarihiyle özdeş bi’ bağıntıyı tekrar gün yüzüne çıkarmış, bu defa bilimsel önlükten zihinlerimize bi’ pencere açarak bence. İsmini bir efsane sayılan Kral Oedipus’un hikâyesinden alan bu terim insanlık olarak yaşamakla kalmayıp yaşattığımız birçok sanatsal eserde altyapı olarak kendine yer bulmuştur aslında. Orhan PAMUK’un bu eserini; insanlığın yok oluşuna kadar sürecek o “efsane” aşk duygusuna paralel olarak baba-oğul realitesini Doğu’dan Firdevsi’ye Batı’dan Sophokles’e atıf yaparak(yoğun şekilde) ne Doğu ne Batı olan bu coğrafyadan tekrar gözümüzün önüne koyması şeklinde yorumlamak mümkün kanaatimce. Efsane iddiasında değil tabi ki yazar ama bu konunun ne kadar su götürdüğünü ve her zaman bütün ahlaki değerlerimize rağmen ilgi çektiğini çok iyi bilerek binlerce yıllık hafızadan beslenip kaçınılmaz kurgu/gerçek buluşmasını “HAYAT EFSANEYİ TEKRAR EDER” diyerek bi’ eser yazmış. Kitabın projeksiyonunda; baştan sona Şehname’den Sührab’ın var olması, Oedipus’u “anne-baba-oğul-torun” dörtgeninde hissetmek, “kurban kutsalı” olarak Hz. İbrahim’i görmek insanlığın en temel çatışmasından birini -puzzle birleştirme etkisiyle- anlamaya biraz daha yaklaştırdı beni. Tıpkı Türk sinema klasiklerinden biri olan Babam ve Oğlum gibi, bi’ dünya filmi The Godfather(Vito\Michael Corleone) gibi, tarihin güç simgelerinden Marcus Aurelius’un baba kimliğini de vurgulayan Gladyatör filmi gibi, Shakespeare’in Hamlet sahnesi gibi, İmparatorluğun en çok tartışılan liderleri Fatih’i ve Yavuz’u anımsattığı gibi… “Güç-miras-güven ve özgürlük” temeline sıkışmış ve bin yıllardır her gün tekerrür eden iki aktörü yeniden anlattı bana. “Benim oğlum hem gelişmiş bir birey olur, hem de babasına kendi isteğiyle itaat ederdi.” diyen taraf ile “Acaba babama itaat etseydim mutlu biri olur muydum?” derken “… O da benden ona itaat etmemi bekler, gücü ve şefkatiyle benim bireyliğimi ezerdi!” çıkmazını yaşayan tarafın fazlasıyla insani hikâyelerinden sadece biri oldu benim için bu kitap. Belki de o yüzden bi’ tık boğuşmuş olabilirim bu kitapla “Korkularını,sessizliklerini,ürkekliklerini gördüğüm açıklıkla öfkelerini,yalnızlıklarını,umutsuzluklarını da” hissettiğini söyleyen bir annenin hem çocuğu hem de kocası için süregelen “Âlemin mantığı anaların ağlaması üzerine kurulmuştu” tespitine ek gerçek trajedinin bi’ babanın ağlaması olduğunu düşündürdü bana. Hem de bunu Masumiyet Müzesi’ndeki Kemal’in ağzından yaptığı üslupta Sokrates’in savunmasına da dokunarak yazarını kitabından uzaklaştırarak yapmış. İlk 150 sayfayı son 40 sayfayı anlamak için okumakla birlikte “olay yeri”nin başlangıcı ve sonucu birleştirmesi kurgusundan hoşlandım. Bu romanında da yaşadığım tekrara düşme hissi sırasında “yine saplanmış bi’ konuya dedirtse de” kitabın sonunda derdinin zaten sadece bu konu olduğunu, sıradan/sonuçtaki anlam kısmına bağlanmayan/önemsiz neredeyse hiçbir ayrıntının olmamasıyla sonuçlandı benim açımdan. Yersiz bazı yerleştirmeler olsa da politik ve toplumsal iliştirmelerin dozunda olduğunu düşünüyorum(sola çark). Son olarak yine insanı dürtükleyip rahatsız eden satırlarıyla ve sonundaki kurgu/gerçek geçirkenliğiyle bu kitabı da gayet başarılı buldum.