"Bir garip yazarın bir garip kitabı..."
Sanırım Haydut'tu bir cümleyle anlatmak istersem, böyle derim. Peki neden? Bu konuya daha sonra döneceğiz. Gelin öncelikle yazar hakkında bir kaç şeyden bahsedeyim sizlere.
Robert Walser; İsviçreli. Bireyin toplum içindeki yalnızlığını ve özgünlük arayışını ele alan derin ve etkileyici bir yazardır. Hayatı boyunca tanınmasa da, ölümünden sonra eserleri büyük ilgi görmüş ve dünya edebiyatında önemli bir yer edinmiştir. Bu abimiz gerçekten garip biri. Haydut kitabını "mikrogram" adı verilen küçük harflerle ve neredeyse okunaksız bir el yazısıyla yazmış. Walser, eserlerini böyle minik yazılarla not almayı tercih edermiş. Zaten yaşarken bastırmamış bu kitabı. Bu konuya daha sonra döneceğiz. Ölümünden ancak yıllar sonra, mercek yardımıyla keşfedilmiş Haydut. Böyle bir kitap yazıp, onu neden yayımlamak istemez ki insan? E dedik ya, bu abimiz biraz garip biri.
Walser, 1929 yılında ruhsal bir çöküntü yaşamış ve şizofreni belirtileri göstermeye başlamış. Kendi isteğiyle Herisau’daki bir akıl hastanesine yatıp ve hayatının geri kalanını burada geçirmiş. Kritik nokta: Kendi isteğiyle! Ancak bu durumun yalnızca ruhsal hastalıkla değil, aynı zamanda yazarın kendi toplum ve yazarlık kariyerinden geri çekilme arzusu ile de ilişkili olduğu düşünülüyormuş. Böyle biri işte.
Gelelim Haydut'a. Haydut, okuduğum en ilginç kitaplardan biri oldu şüphesiz. Dağınık bir yapısı var, ne dediğini anlamak, olayları takip etmek bazen güç. Ama belki de bu dağınıklık, Walser’in o anki ruh halinin bir yansıması. Bir roman mı, bir otobiyografi mi, yoksa sadece bir zihin karmaşasının ürünü mü? İşte tam da bu yüzden "bir garip yazarın bir garip kitabı" demiştim. Bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz.
Haydut’un kendisini tanıtalım biraz. Kitap boyunca onun nasıl biri olduğunu tam anlamıyla çözmek zor, çünkü anlatıcı sürekli dalgalanıyor, kendisiyle ve çevresiyle dalga geçiyor. Ama şunu söyleyebiliriz: Haydut, toplumun dışında kalan, uyumsuz ama bir o kadar da zeki biri. Kendine özgü bir mizah anlayışı var, ancak bu mizah genelde acıyla karışık. İnsanların onu anlamadığını ya da anlamak istemediğini hissediyorsunuz. Çevresindeki kişiler ise onu üzmek için sanki özel bir çaba gösteriyorlar. Küçümsemeler, alaylar, yersiz eleştiriler… Ama Haydut’un en ilginç yanı, bu durumlara karşı hissettiği kayıtsızlık. “Çok da tın” diyor. (Ya da öyle gösteriyor) Hatta zaman zaman bunları eğlenceye dönüştürüyor, karşısındakini daha da şaşırtıyor.
Bir yandan da şunu düşünmeden edemiyorsunuz: Haydut, gerçekten böyle biri olduğu için mi toplumdan dışlanıyor, yoksa toplumun onu dışlaması mı Haydut’u böyle biri haline getiriyor? Kitabın bu ikilemi çözmenize izin vermemesi de belki en büyük cazibesi. Çünkü Haydut aslında yalnızca bir karakter değil, Walser’in kendisine ve dünyaya bakışının bir yansıması. Anlaşılmamak, dışlanmak ve buna rağmen kendi iç dünyasında özgür kalmak… Haydut tam da böyle biri. İçimizden, bizden biri Haydut. Bu konunun ayrıntılarına daha sonra döneceğiz.
Eğer düzenli bir hikâye ya da karakter gelişimi arıyorsanız, arayın ki bulasınız. Haydut, okuyucusuna meydan okuyan bir eser. Sanki Walser, "hadi bakalım, bu yazdıklarımdan ne çıkarabileceksin?" diye soruyor. Sizi temin ederim ki, altını çizeceğiniz çokça cümle bulacaksınız Haydut'ta.
Dedim ya, yazar yaşarken bu kitabı bastırmamış. Peki neden? Bu kitabın yayımlanmamasının sebebi gerçekten yazarın "umursamazlığı" mı, yoksa kendisini yeterince iyi bulmaması mı? Belki de bir tür "kendi kendini sabote etme" hali... Ama sonuç olarak, Walser yayımlamamışsa da, biz bugün bu metni okuyabiliyoruz. Bu yazıyı deşifre edip bize ulaştıranların ölmüşlerine rahmet.
Haydut’un içinde çokça “buraya daha sonra döneceğiz” ifadesi geçiyor, fark ettiniz mi? Sanki Walser, hem bizi hem de kendisini sürekli bekletiyor. Ama işin ilginç tarafı, o sözlerin çoğuna asla dönmüyor! Belki de yazarın hayatına, tutarsızlığına ve içsel karmaşasına bir gönderme bu. Bir yandan bu “bekleme” durumu, okuru sabırsızlığa sürüklüyor. Ama öte yandan, belki de Walser’in asıl amacı bu: sizi bekletmek, o "sonra"ların hiç gelmeyeceğini göstermek. Zaten ertelemek de yaşamın mayasını kaçırır, haksız mıyım sayın okuyucu? Bu konuya daha sonra döneceğiz, güvenin bana.
Okumaya başlarken afallamıştım. Zor bir kitap çünkü fakat bir şeyler kafamda oturmaya başladıktan sonra inanılmaz zevk alarak okudum. Biraz zaman ayırmak, sabırlı olmak ve metnin dağınıklığını olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Olay örgüsü aramayın. Eğer bunu göze alabilirseniz, sizi bambaşka bir deneyim bekliyor. Walser’in dediği gibi, “buraya daha sonra döneceğiz.” Ama döner miyiz? İşte asıl mesele bu. Bu kitabı bitirip kapattığınızda bile, kafanızdaki sorular hâlâ dönüp duracak. Ve belki de Haydut’un asıl amacı bu: cevaplar vermek değil, sizi sürekli bir düşünce döngüsüne sokmak.
Ne dersiniz? Şimdi siz de "bir garip yazarın bir garip kitabı" tanımına hak verdiniz mi?