·192 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Ocak 2026 21:04 Aylak Adam, Yusuf Atılgan'ın ilk romanı. Benim de yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı yazmasına vesile olması, modern Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olması vb sebeplerle, merakla elime aldım kitabı. Açıkcası ilk 20-30 sayfa 'bu adam ne anlatıyor ya?' hissiyle ve biraz zorlanarak okudum. Bunun sebebi ise; kitabı okumaya palas pandıras dalmamdı. Yazarın diline, kitabın konusuna, yazım tekniklerine hazırlıksız yakalanmıştım, bu da tabi ki kafamın karışmasına sebep olmuştu. Bir arkadaşımın da yönlendirmesiyle tam o noktada durup yazarı, yazma yöntemini ve yazıldığı dönemdeki edebiyat havasını araştırdım, üzerine birkaç inceleme okudum ve kitaba öyle geri döndüm. Bunu yaptıktan sonra ise kitap 'tanıştığıma memnun oldum, buyur gel içeri' der gibi beni dünyasına kabul etti; son sayfasına kadar sarsıcı, etkileyici ve lezzet dolu bir okuma süreci yaşadım.
Bu sebeple, benim gibi kitaba hazırlıksız başlayacaklar için, okuma zevkini arttıracağını umduğum birkaç bilgiye yer vermek istiyorum.
Yazara Dair
Yusuf Atılgan; 27 Haziran 1921'de Manisa'da doğar. Şehir merkezindeki kitapçıdan ödünç aldığı kitaplarla okuma alışkanlığını pekiştirirken, ilk edebî metinlerini de burada yazmaya başlar. Lise son sınıfta yazdığı, köyde geçen suç romanını yayımlatmadan yok eder. (Bu bana 15 yaşında yazdığı ilk öyküleri imha eden Kafka'yı anımsattı.) İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde okumaya başlayan Atılgan, burada Ahmet Hamdi Tanpınar ve Halide Edib Adıvar'ın öğrencisi olur. Özellikle Tanpınar'dan etkilendiği söylenebilir zira Atılgan; Tanpınar’ın ‘ilk modenirst' çalışmalarına paralel/devamı olacak şekilde eserler yazarak edebiyata yeni bir soluk getirir. Mezuniyetinin ardından öğretmenliğe başlayan Atılgan, “komünistlik işlerine bulaşması” sebebiyle aldığı hapis cezası sona erdiğinde öğretmenlik hayatı da sona erer.
Bu süreç sonrasında derinden üzülür ve 'eylem adamı' olmadığını idrak ederek Hacırahmanlı köyüne inzivaya çekilir. Büyük bir suskunluk içinde çiftçilik işleriyle uğraşmaya başlar. 3 yıl aradan sonra, kardeşinin de ısrarlarıyla, iki öyküsünü Tercüman Gazetesi'nin açtığı öykü yarışmasına gönderir. "Evdeki" öyküsüyle birinciliği, "Kümesin Ötesi" ile de yedinciliği kazanır. (800 öykü arasında) Yusuf Atılgan, ne ödülü alır ne de öykülerin sahibi olduğunu açıklar.
1958'de ise Yunus Radi Roman Ödülü'ne son gün ve saatte "Aylak Adam" romanıyla katılır. Fakir Baykurt'un Yılanları Öcü birinciliğe, Aylak Adam ise ikinciliğe layık görülür.
Aylak Adam romanı, Atılgan'ın hayatını devam ettireceği kadınla tanışmasına da vesile olur. Kitaptaki 'B' karakterini kendine yakın bulan Serpil Gence, yazarın adresini bularak önce onunla mektuplaşmaya daha sonra görüşmeye başlar. Uzun bir süre görüşmelerinin ardından evlenirler ve Atılgan bu evlilik sonrasında İstanbul'a yerleşir.
Yazıldığı Dönemde Edebiyat Ortamı
1950'ler yani Aylak Adam'ın yazıldığı dönemlerde iki edebiyat anlayışı vardır. İlk gruptaki ve çoğunluğu oluşturan yazarlar, dönemin çalkantılı siyasi ortamından da etkilenerek toplumsal eserler ortaya koyar ve halkın sorunlarına yoğunlaşır. Bu dönemde özellikle yoksulluk ve köy temaları üzerinden toplumsal gerçekçi romanlar yazılmıştır. Diğer tarafta ise bireyi anlamaya çalışan ve yabancılaşma kavramına yoğunlaşan romanları görüyoruz. Aylak Adam bence bu iki akımdan da izler taşıyor; toplumsal gerçeklerden tamamen kopmadan bireyin yabancılaşmasını ele almış ve özellikle kentleşmenin giderek arttığı bir dönemde yalnızlık, aidiyet, sevgi ve arayış temalarını işlemiş. Biraz araştırdığımda üzülerek gördüm ki Aylak Adam kendi döneminde anlaşılmamış hatta ağır eleştirilere maruz kalmış; C’nin toplumdan kopukluğu, Aylak Adam’ın toplumsal bir meseleyi dile getirmediği, romanın gerçekçi olmadığı vs bu eleştirilerin ana maddeleri. Eh, o yılların toplumsal gerçekçiliği ve "ille de mesaj, daha çok mesaj aman sonuna da mesaj" anlayışına sahip edebiyatında bu romanın anlaşılmamış olması -düşününce- çok da yadırganacak bir durum değil. Roman daha sonraki yıllarda daha fazla dikkate alınıyor ve hak ettiği değere sonradan ulaşıyor.
Kitabın Yazım Dili
Kitabın belki de alışılmadık ve başlarda 'tuhaf' gelen yönlerinden biri de kesinlikle yazım tekniği. Kitapta bilinç akışı, iç monolog, diyalog, geriye dönüş, günlük, mektup ve leitmotif gibi çeşitli teknikler kullanılmış. Bilinç akışı tekniğine Woolf ve Oğuz Atay gibi yazarlardan aşinaydım (Karakterin düşünme eylemlerinin olduğu gibi okuyucuya aktarıldığı bir yazım tekniği) fakat Aylak Adam'ı özgün kılan birkaç anlatım tekniğini birlikte kullanması. C'nin duygu ve düşüncelerini bazen onun iç konuşmalarından, bazen anlatıcıdan, bazen de C'nin başkalarına söylediklerinden öğreniyoruz. Karakterin iç dünyasını, kendisiyle ve toplumla olan çatışmalarını göstermek istediği bu romanı; ağırlıklı olarak bilinç akışı, iç monolog ve iç çözümleme yöntemleri üzerinden kurgulaması çok yerinde olmuş. Kitapta kullanılan mektup ve günlük teknikleri ise, karakterin hayatına giren kadınların bakış açısından karaktere bakmamızı sağlamış. Kitap boyunca kullanılan farklı yöntemlerin, C'nin iç ve dış dünyasını göstermesinin yanı sıra kitabı daha 'özgür' ve 'objektif' kıldığını düşünüyorum. Atılgan, C karakterinin anlaşılmasını isterken bir yandan da onu, yine kitaptaki farklı karakterler aracılığıyla eleştirmeyi de ihmal etmemiş. Zamanının hatta günümüzün bile çok ötesinde bir yazım tarzı. Bence çok da yakışmış; herkese benzemeyen bir hikâyeyi herkes gibi anlatmak yakışmazdı bu romana.
Yukarıdaki bilgiler ışığında kitabı okumaya devam etmek benim için daha anlamlı bir okuma sağladı. Aylak Adam sadece bir kez okunacak bir kitap değil bence, sonunu bilerek detayların daha anlamlı geleceğine inandığım için ileride tekrar okumayı düşünüyorum.
Kitapla ilgili yorumlarıma geçeyim:
Romanın merkezindeki karakter C., modern hayatın dayattığı kalıplara uymayı reddeden, bir anlamda “sistem dışı” bir birey. O, toplumun genelgeçer değerlerine karşı duran, sıradan işlere ve ilişkilere tahammül edemeyen bir figür olarak karşımıza çıkıyor. C., yalnızlığı bilinçli bir tercihe dönüştürmüş ama bir yandan da bu yalnızlığın içinde kaybolmuş biri. Roman boyunca bir anlam arayışı içinde olduğu kadar, bu arayıştan duyduğu rahatsızlığı da hissediyoruz. Onun bu çelişkisi bana Sartre'ın varoluşçuluk felsefesini anımsattı; C., özgürlüğünü korumak adına aidiyet duygusunu reddeder, ancak bu özgürlük aynı zamanda bir lanete dönüşür.
Roman boyunca C.’nin İstanbul’daki dolaşmaları hem fiziksel hem de metaforik bir arayışın yansıması. Bu yönüyle mekân, bir “karakter” olarak öne çıkıyor ve C.’nin ruh halinin bir uzantısı haline geliyor. Nişantaşı, Beyoğlu, Maçka gibi entelektüel ve zenginlerin yaşadığı mekanlarda dolaşan C., gittiği her yerde hayalindeki kadını arar. 'İki kişilik' bir toplumu hayal eder, ötekini bulmasıyla bu amacına ulaşacağını düşünür ve hayatta katlanılacak tek şeyin gerçek sevgi olduğuna inanır. Bu düşüncesini şu cümleyle ifade eder;
“Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi”
Derin bir sevgiye ihtiyaç duyuyor C. fakat bu sevgiyi kafasında öyle bir 'idealize' ediyor ki, onun için 'O' olmak birçok maddeyi içerirken, 'O' olmadığına tek bir hareketle, tek bir sözle karar verebiliyor. Bu noktadan sonra da gerekli samimiyeti ve fedakarlığı göstermekten vazgeçiyor. Gerçek sevginin; yerine koyulacak o son puzzle parçası gibi kolayca eline geçmesini bekliyor ve hayatına o parçayı koyunca tüm tablonun güzelleşeceğine inanıyor. Onunla tamamlanmak, onunla iki kişilik dünyasında diğer herkesi dışlamak ve bir bütün haline gelmek istiyor. Bir zamanlar inandığım doğruyla çok paralel olduğu için C.'nin 'doğru insan' arayışını anlamakta çok zorlanmadım. Bana eski bir versiyonumu hatırlattı açıkçası bu düşüncesi. Fakat C.'nin kaçırdığı bir nokta var; o puzzleın tamamına emek vermeden, tüm parçaları yerine koymadan o 'son' parçayı bulamayacağının, bulsa da tabloda bir anlam ifade etmeyeceğinin farkında değil.
Herkes için puzzleın parçaları farklıdır. C. için eksik parçalara değinecek olursam; babasına olan nefreti, teyzesine olan derin sevgisi (hatta takıntısı), kısaca çocukluğuna dair travmaları onu hayatı boyunca takip etmeye devam ediyor. Çocukluğuna ait anılara takılıp kalmış. Bu sebeple yaşadığı anda tam olarak var olamıyor, yer edinemiyor. Kendini geçmişten kurtaracak, ona yaşadığı an'ı verecek bir kadını arıyor ama ne demişti Erkan Oğur; 'eksiklik kendi özümde'. Kendi özündeki bir eksikliği, başka birinin varlığıyla tamamlamaya çalışan herkes yolun sonunda çıkmaz sokağa varmaya mahkumdur. C de zaman zaman yaşadığı anda nefes alıp, bulduğunu ve tamamladığını sansa da bu yanılsaması çok uzun sürmüyor ve tekrar tekrar düşeceği bir arayışın başında buluyor kendini.
C. annesiz büyüdüğü için, kafasındaki anne kavramı teyzesinde hayat bulmuş bir karakter. Teyzesini herkesten kıskanıyor ve bencil bir sevgiyle seviyor. Teyzesiyle olan ilişkisi toplumla olan ilişkisinin önüne geçiyor ve bütün hayatını olumsuz etkiliyor. C.'nin babası ise; kirli ticari ilişkilerle servet edinmiş, sevgisiz, kaba, saldırgan, evde baldızıyla ve sıklıkla değiştirdiği hizmetçilerle ilişkiye giren kadın düşkünü biri. C.'nin anne yerine koyarak sahiplendiği Zehra teyzesini, babasıyla cinsel ilişki esnasında görmesi ve bu sırada babasının üstüne yürümesiyle birlikte kulağının yırtılması; bütün dünyasını alt üst eden ve hayat boyu peşinden gelen bir travma olarak kalır. Bu olaydan sonra babasını çağrıştıran her nesneye ve olguya olumsuz tepki gösterir, babası gibi olmamayı amaç edinir. İçindeki baba öfkesinin üstesinden gelemeyince, simgesel baba olarak gördüğü topluma ve toplumun değerlerine karşı yıkıcı bir eleştiri geliştirir ve bunu bir yaşam tarzına dönüştürerek varoluşunu anlamlandırmaya çalışır.
Oidipus kompleksi, C.'nin teyzesiyle olan imgesel ilişkisinde tutsak kalması, bıyık ve kadın bacaklarıyla ilişkili psikanaliz göndermeler, kulak tiki gibi temalar bana sıklıkla Freud'u anımsattı. Freud bir roman yazsaydı eminim ki karakteri C.'ye çok yakın biri olurdu. Roman boyunca açıkçası Freudyan bir üslup okudum diyebilirim. C. utandığı ve babasıyla ilişkilendirdiği her durumda kulağını kaşıyor. Bunu kitap boyunca tekrar tekrar görüyoruz. Bu bakımdan C. Freud’un nevrozların oluşumunda çocuklukta yaşanan cinsel içerikli sarsıcı olayların önemli rol oynadığını ispatlayan bir karakter de diyebiliriz.
Kitap boyunca 'O'nu aradığını düşünüyor C., sonunda ise B. karakteriyle karşılaşarak o anki karmaşıklıkta izini kaybediyor ve tüm umudu tükeniyor. Artık ondan kimseye söz etmeme kararı alarak noktalıyor hikayesini. Fakat düşündüm de C. ile B. birlikte olsaydı bu arayış bitecek miydi? Bu hikâyeden bir 'mutlu son' çıkar mıydı? Bence hayır, çünkü C.'nin aradığı sevgi dünyada yok. Bir arayışın değil, bir imkansızlığın romanı bana göre kitap.
Bir yandan C. aslında Zehra teyzesini arıyor ve bu travmasını aşmadan, dünyayla meselesini halletmeden aradığı gerçek sevgiye ulaşması imkânsız. Geçmişte yaşadığı bir huzuru arayıp duruyor ve aslında kendi de bunun farkında. Romanda geçen "huzurunu yaşadığı günde bulamayan adama kurtuluş yoktu." cümlesiyle aslında kendi kurtuluşuna da gönderme yapıyor.
Sonuç olarak; psikolojik romanları, alt satırlardan anlam çıkarmayı sevenlerin kesinlikle seveceği bir roman. Yazım tarzı, bakış açısı, sorgulattığı tüm o toplumsal, ahlaki değerlerle benim en sevdiğim kitaplar arasında yerini aldı. Kitap hakkında sayfalarca yazabilir, saatlerce konuşabilirim çünkü kitabın her sayfası ayrı bir başlık altında incelenmeye kalksa kitap hakkında ansiklopedi bile yazılabilir. Sevmeyeninin de fazlaca olduğunu biliyorum, ben seven tarafta yerimi aldım. Sonuç olarak hepimiz bir parça da olsa biraz Aylak Adam'ız aslında. Hepimiz bir tutamak arıyoruz. Hayat; bir tutamak sorunu neticede.
Buraya kadar sabırla okuyan herkese teşekkür ediyorum. Arayışımıza ışık tutan tüm kitap ve tabi ki yazarlarına da.
Sevgiler.