İki mushaf arasına sığmayan delikanlı davanın, koruyucusu olacağına and içen gençleri var, hala varlar. Her sabah yeniden var olurlar. Güneşin doğuşuyla, karanlığına inançların, taze ve cazibeli ölü bedeninden doğrulur, diğer ölüler. İşte budur davayı ölümsüz kılan.
Damlayan tavanı, duvarları soluk odalardaki gençlerin, basireti kör ibadetleriyle karışık pamuk ipliğine bağlıymış gibi dualarının,hiç var olmamışçasına, hiç olmamış gibi giydikleri dünya kefenine ne ad verilmeli?
Kefen, içi sefalet dolu çay sohbetlerinden daha evla olsa lazım. Ölümle yıkanan Dava'nın cazibesinden daha lezzetli bir leşe riayet ettirecek olan bir kefen.
Zulmü, çileyi, haksızlığı, tedavülden kalkmış bütün o hakikatleri okurken gözleri kararan gencin, karıştırırken çayını, şeker içmediğini hatırlatamazsın kefene sarılmamışsa, üniversiteyi kazandım anne diye sevinen o bir zamanların çoçuğu olarak.
Muradı ölümden başka kapıya açılmayan bir genç, Murat olmaktan başka ne olabilirdi. Yokluk kelimesiyle sararmış dergide, büyük olduğuna inandığı o davaya yazdırdığı yazılar yer altına açılan pencereyle gömülecekti yüreğinde.
Kulaklardan düşecekti, bütün o hakikatin davası sadece bir Sela boyunca.
Bir çift güzel gözdü, güzel bir yüz. Tahammülden artık Sefere atılmak isteyen avuç kadar yüreğiyle toprağın altındayken. Omuzlanacak kimseleri kalmadı, tabutu dışında.Omuzu çürüten kefene sarılıp. Hülya kadar güzel şeylere sarınıp giderken diğerleri, diğer oldular. Diğer olmak yabancı düşürdü Murat'a, Murat yağmurun topladığı günahla yıkanırken. Günah güzel dudakların arasından akan salyaydı.
Tahammüldeydi toprak, toprağa sefer lazımdı. Murat olmalıydı. Muratı doğurmalıydı toprak ana...
Bu kadar şey arasından neydi bu kitapta olanlar. Asım Bey, göbeği kendisinden önce giden dünyanın kefenini, zevkini, şaraptan inleyen kahkahalı meclislerin temaşasının adamı. Kendi fıtratının aksine oğlu olan İlhan ise sadece seyrederdi babasını. Namuslu bir adamın fahişelerden tiksinmesi gibi bakardı onun hayatına.
Oysa Asım da bir zamanlar dava adamı olacaktı ama olamamıştı.Olamamanın, olmak ile aynı kökten gelirdi oysa.
Asım da bir zamanlar Murat ile beraberdi. Sahip oldukları tek şey dava adına çıkardıkları dergiydi. Harçlığını çıkarmak için yanında çalıştığı adamın kızını sevdi ki, sevmez olaydı. Bu ilişkiyle ve okulun bitmesiyle yolunu davadan ayırdı. Geriye kitaplığında biriktirdiği dergiler kaldı.Akademik kariyer, iş, güç derken çay bardağından içki şişesine yuvarlanan bir mahluk vardı yalnız.
Yunus soğuk yazıhanesinde avukat olmuş, müftünün kızı Neslihanla evlenmişken milletvekili ve ardından bakan olmasıyla karısının başörtüsünü çıkarttırdı. Fikir namus olması gerekirdi aslında, bu fikirden ayrılış namustan feragat etmeyi gerektiriyordu.
Geriye bir tek Murat ve yanında Kerim kalıyordu. Evlenemezdi o, fikir ile sevda bir arada olacak şey değildi. Sefaletin aşındırdığı ciğerleriyle matbaada tüketildi.Tüketilmenin sadece şişe, ve kutularla ölçüldüğü dönemde anlaşılabilir yanı da var değildi hani.
Babasının yakınında durmak istemeyen İlhan dergahta Veysel ile beraber Murat abisiyle tanıştığında ondan soğuyacak hatta kırılacaktı ümitleri.
Ümidini kıran şey borcunu ödeyemeyen Murat'ın kağıtçıdan yediği azardı. Bir dava adamına bu hiç yakışır mıydı? Bunu ona yakıştıran da diğerleriydi ama, aması sadece bir açıklama olamazdı.
Oğlunu yazıhaneden sonra yakalayan Asım gençliğinin ateşinin var olduğu çoçuğuna sataşıp kavga etmeye başladı ki Nitekim sefaletin ve davanın resmi olmayan ödeme makbuzu, Murat'ın hayatını alırken cenazede İmam hakkınızı "helal edin " dediğinde
"Hakkı olan olanlar değil, Murattır" diye bağırdı, Asım.
İlhan ve Veysel atanma yüzünden ayrılırken birbiriyle mektuplaşma sözü verdiler. Mektuplar aralarında gidip geldi. Ve bir mektupta sözcükler eğilmiş, Veyselden İlhan'a. "Sanırım önümüzdeki seçimlerde aday olacağım".