İhanet Geri Dönülmez Bir Eşiktir
8/10
·156 syf.··
2024 11. kitabı
Orhan Pamuk'u seven kadar sevmeyen de bir çoğunluk var. Kimileri onun dilinden hoşlanmaz, kimileri yüksek kesime hitap ettiğini düşündüğü için onun kitaplarını okumak istemez. Kimleri ise ne olursa olsun Nobel almış bir yazarımız ve okumalıyız kafasına girer. Ben sonda desteklenen cümleye asla katılmıyorum. Bir yazar'ın Nobel alması demek onun kesinlikle okunacağı ve o yazarın mükemmel yazıyor anlamına gelmediğini düşünüyorum. Ki bunu Abdulrazzak Gurnah'tan tecrübe etmiştim Ben ise bu tartışmaları bırakarak Orhan Pamuk okumalarımın dördüncü kitabı ile devam etmek istiyorum. Osmanlı'nın deniz mürettabatı hangi zaman ve savaş olduğu belli olmayan bir zamanda bir İtalyan gemisi ile karşılaşır. İçinde bulunun tüm mürettabatı tutsak alıp mallarına el koyar. İşte kitap böylece başlamış olur. Başkarakterimiz her ne kadar bilim, astronomi ve mühendislikten anlıyor olsa dahi sırf kötü muamaleye maruz kalmamak için doktor rolü yapar ve hayatta kalmaya çalışır. İtalyan köle , İstanbul'a ayak basar basmaz Osmanlı Devleti'nin o kendine has ağırlığı ve İstanbul şehrinin ihtişamı ile karşılaşır ve bunu daha tam tadamadan köle için zindan günleri başlar. Bir Osmanlı Paşası tarafından matematik ve astronomi ile ilgilenen bir hocanın emrine köle olarak verilir. Üstelik hoca ile karakter birbirine tıpatıp benzemektedir. Birbirini görür görmez ikiside durumun böyle olduğunu anlar. Hoca tarafından hor görülüp, evin içine tıpkı zindan hayatında olduğu gibi hapsedilir. Hoca da onun bilgili ve hatta kendi bilgilerinin de üstünde bilgilere sahip olduğunu bilir ama bunu kendine yediremeyerek hep küçümser. Neden çünkü bir kere 'gavur'dur' ve en iyisini biz biliriz aklı ile hareket eder. Ama bir yerden sonra onun verdiği akıl sayesinde hoca yeni buluşlar yapar. Orhan Pamuk sonsözünde bunu neden yaptığını çok güzel açıklar. Ona göre '' insanların kendilerini, okudukları kitaplarla değil, işittikleri sözler ve başkalarına duydukları hayranlıklarla değiştirdiği bir ülkede yaşadığımız için Kahin'imin, bilimi Batı'dan gelen birisinden öğrenmesine karar verdim'' der. Biz okumak yerine dinleyen ve bunu üstün gören bir milletiz. Hoca üstelik bu buluşları kendi yapmış gibi gösterir. Hatta ileri dereceye götürüp padişahın yanına kadar bile çıkar bu fırsatlar ile. İtalyan köle ise her fırsatta tutsak tutulduğu evde, ülkesine dönme hayali kurar ve bunu sadece hayal etmekle kalır. Osmanlı'da halkın astronomi, ilim, fen gibi işlere çok rağbet göstermediği için Hoca'nın yaptığı icatlar belli bir sınır etrafında kalır. Bu sınırlılığın benzerini İhsan Oktay Anar da 'Kitab-ül Hiyel' romanında işler. Orada da halk bu gibi ilimlere sıcak bakmayıp hatta bunu ölümle neticelendirecek seviyeye kadar taşır. Burada önemli olan varolan düzene yeni bir şey eklenince insanların alışamama durumu. Muhafazakarlık yani. Bu her ne kadar onlar için yararlı olsa ve bunun farkına varamasalar da bu gibi ilimleri hemen önlemek isterler. Kitabın bir yerinde Veba'nın İstanbul'a gelişinden bahseder. Birkaç kitap sonra Yazdığı Veba Günlerinde de Orhan Pamuk benzer konulara değinir ki bu kitabını çok beğenmiştim. Burada ve diğer kitabında ilgimi en çok çeken yer insanların tevekkül inancını anlamayıp tamamen kaderci davranması. Hastalığın ne koşulda olursa olsun eğer yazıldıysa kadere karşı gelinemeyeceği ve böyle şeylerin hurafe olup, insanların uydurduğu yalanlardan ibaret olarak görmeleri. Ölüm bu kadar kaçınılmaz ve kokutucu ise insanların bu kendini koyvermesi ne ile açıklanabilir ki? İlerleyen kısımlarda iki karakterde kişiliklerinin içe içe geçtiğini düşünür, Hoca kölesi gibi kölesi ise hoca gibi olduğunu düşünür. Bunu sadece dış görünüş ile değil. Ruh, konuşma, düşünüş ve yaşayış tarzları ile yaparlar. Hocanın en başından beri Padişah'ın aklına girerek bir savaş makinası yapma fikri belirir ve bunu yapar da. Hatta bunu bir savaşa götürürken yanında bir onur nişanı gibi taşıtması... Hoca'nın bir yerden sonra gücü elinde bulundurduğunu bilerek köylülere yaptığı işkenceden zevk alması hatta bazılarına bunun sınırlarını çok geçerek insanlık muamelesi yapmaması anlatılır. Eskiden elinde bu kadar güç olmayan kişi bu yeni gücüne kavuşunca ne yapacağını şaşırır. Kitabın sonunu daha çok beğendim. Sonunu okuyunca, tüm kitap boyunca beklediğim anlatım işte buydu dedim. Aslında sonunu asla böyle tahmin etmezdim ama Orhan Pamuk yine şaşırttı her zaman olduğu gibi. Asıl önemli olan ise İtalyan Köle'nin artık efendi olduğu ve tıpkı önceki efendisi Hoca gibi onun da kendine köle alıp, hayatına Hoca'nın hayatı gibi devam etmek istediği. Bir nevi asimile olur. Bunu biraz kendi isteği veya hocanın onda önceden bıraktığı izleri de düşünürsek bu durumdan rahatsız değildir. Aksine insanların ona Hoca gibi bakması ve zamanla hocanın eski statüsünüde alması onun için yeni bir hayat ve yeni bir başlangıçtır. Aslında Beyaz Kale dönemsel bir roman. 4. Mehmed zamanında geçen olayları, padişahın daha küçük yaşta tahta geçmesini, tecrübesizlik ve çocuk yaşta tahta geçmenin verdiği o ağır yükü anlatır Pamuk. Bunu yaparken tarih hakkında kısa kısa araya serpiştirilmiş bilgi de verir. Örneğin Kösem Sultan, Takiyüddin Mehmet, Evliya Çelebi ve hatta savaşta kolunu kaybeden Cervantes'i bile. Genelde Orhan Pamuk'un betimleyici diline alıştığım için bu kitapta da açıkçası uzun tasvirler bekledim. Yazarın, yazarlığa adım attığı ilk kitaplardan olması dolayısı ile mi bilmiyorum ama uzatılması gereken cümleri ve tasvirleri yarıda kesmiş gibi geldi bana. Köle durumuna Pamuk'un güzel değindiğini düşünüyorum. Köle edilen insanların konuşma haklarının dahi ellerinden alınması, tıpkı bir meta gibi sadece beklemesi ve istenildiğinde öldürülebilmesi...
Edebiyat
Beyaz KaleOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202311,3bin okunma
·
117 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.