·403 syf.····Okunma: 28 Kasım 2024 00:00 Yılanların Öcü üçlemesinin son kitabı Kara Ahmet Destanı. Yılanların Öcü ve Irazca’nın Dirliği daha çok köy merkezli romanlar olarak karşımıza çıkarken üçlemenin son kitabında zaman da mekân da anlatılanların yönü de epey değişiyor. Üçlemenin en farklı kitabı da bu sebeple Kara Ahmet Destanı diyebilirim.
Irazca’nın Dirliği’nde en son, Bayram Kara ve ailesi köyden şehre göç eder. Anaları Irazca inadından köyde kalır, diğerlerine küser. Roman bu son sahneyle biter. Kara Ahmet Destanı ise 5 yıl sonrasından başlar. Kara Bayram’ın oğlu Ahmet, ilkokulu bitirmek üzeredir. Ortaya başlayacaktır ve çok başarılı bir öğrencidir. Fakat baba Bayram Kara içinde bulunduğu koşullar sebebiyle farklı düşüncelere kapılmaya başlar. Çalıştığı hastanedeki işini sağlama alma kaygısıyla bazı kişilerden etkilenir. Daha önceki romanlarda dinle pek de ilgisi olmadığını bildiğimiz Bayram, çevrenin etkisiyle dine yönelir. Namaz kılmaya başlar, bununla da yetinmez karısı Haçça ve çocuklara da namaz kılmaları konusunda baskı yapar. Hatta işi daha da ileri götürerek çocukları bir hocanın yanına vermeye kalkar. O olmayınca imam hatipte ısrarcı olur. Burada kilit karakter ise Bayram’ın eşi Haçça’dır. Onun dik duruşu ve çabaları sayesinde bunlar yaşanmaz.
Romanın ilk yarısında daha önceki romanlarda gördüğümüz karakterlerin hemen hepsini yine görürüz. Zaman zaman gözlerimizi köye çevirir, Irazca ve muhtar çekişmesini okuruz. Bu ilk bölümde özellikle din ve eğitim konularının ağır bastığı söylenebilir. Ahmet Kara ortayı da başarıyla bitirir, bu sefer de lise telaşı başlar. Baba, kısa yoldan para kazansınlar, meslek okuluna yönelsinler diye diretse de Haçça yine ‘‘beyliğini’’ yapar ve Ahmet’in arkasında durur. Ahmet liseye yazılır. Kız kardeşi Şerfe içinse işler daha zorlu olur. Bayram, karısına söz geçiremeyince ona Haçça Bey demeye başlar ki beylik ifadesini kullanma sebebim de budur.
Roman adı gibi Ahmet Kara üzerine kuruludur. Özellikle romanın ikinci yarısı itibarıyla merkezde tamamen Ahmet bulunur. Ahmet liseyi bitirir, üniversite okumak için Ankara’ya gider. Hedef bellidir; kaymakam olmak, ezilen halkın sorunları için canla başla mücadele etmek.
Ahmet 1948 doğumludur. Buradan hareketle romanda yaşanan olayların geçtiği yıllar 60’ların başından 70’e kadardır. Romanın ilk yarısında din ve eğitim konuları ağır basarken ikinci yarısında tamamen siyaset vardır. İşçi olayları, üniversite gençliğinin protesto ve mitingleri, sosyalizm, komünizm, kapitalizm ve daha fazlası. Ahmet’in Ankara’ya gelişiyle birlikte yepyeni bir macera başlar. Önceleri Ahmet dersleriyle ilgilenip diğer konularda çekimser davransa da zamanla bu siyasi hava onu da etkisi altına alır. Ezilen insanların yanında olma fikri cazip gelir ve olaylara o da karışır.
Roman din-eğitim-siyaset üçgeninde yaşanan birçok olayla devam eder. Üçlemenin en uzun romanı da budur. Diğer romanlarda görmediğimiz siyaseti bu romanda yoğun bir şekilde görürüz. 1960-1970 yılları arasında yaşanmış birçok olayın da romanda yer bulduğunu söyleyebiliriz. Bu yönüyle belki romanın, tamamıyla olmasa da büyük bölümüyle bir dönem romanı havası da var.
1970’e geldiğimizdeyse Ahmet Kara artık başından birçok olay geçmiş devrimci bir gençtir. İşçi grevleri büyümüş, ülke geneline yayılmıştır. 15-16 Haziran olayları ile birlikte yaşananlara geniş yer verilmiş, burada da roman sonlanmıştır.
Fakir Baykurt, belli ki vermek istediği asıl mesajı üçlemenin son romanına saklamıştır. Yılanların Öcü de Irazca’nın Dirliği de direkt köy romanı olarak karşımıza çıkar. Ezilen köylü, zalim muhtar ve zengin toprak sahipleri. Bu son romanda ise köyden kente, muhtardan daha büyük zalimlere, köylüden fabrika işçilerine bir evrim söz konusu. Bu romandaki düşünce artık sistemli bir düşüncedir. Amaç günü kurtarmak değil, toplumu gelecek için bilinçlendirmektir.
Dil ve üslup özelliklerine bakılacak olursa diğer iki roman için söylediğim her şey bu roman için de geçerli. Yöresel ağızlar yine ağır basıyor. Yine yer yer argo ve küfür diyaloglarda kullanılıyor. Kısacası romanın toplumcu gerçekçi anlayışın tüm özelliklerini yansıttığını söyleyebiliriz.
Olumsuz eleştiri olarak da birkaç cümle etmek isterim. Romandaki birkaç olay bana fazlasıyla gereksiz ve saçma geldi. Saçma gelen, Burdur’dan hiç çıkmamış Ahmet’in köylüsüyle beraber İstanbul’a gitmesi, sonra da bazı olaylar neticesinde orada yalnız başına kalıp bir süre çalışarak yaşaması oldu. Küçük yaşta bir çocuğun İstanbul gibi bir şehirde tek başına kalması, gözlük satarak para kazanması, sonra da Burdur’a geri dönmesi biraz zorlama bir olay örgüsü olmuş gibi hissettim.
Gereksiz gelen olaysa, Ahmet’in üniversitedeyken devrimci arkadaşlarıyla göreve çıkması, ara tatilde Urfa dolaylarına giderek halkın arasına karşıması, halkın sorunlarını ve bölgedeki ağa zulmünü gözlemlemesi oldu. Bu bölümlerde romanın ana akışından çıkarak bambaşka bir seyirde gittiğini söylemeliyim. Bir süre Urfa’da hüküm süren ağaları okuyor, onların pis işlerini öğreniyoruz. Baykurt burada belki memleketin gerçeklerini, o dönem yaşanan vahim olayları aktarmak istiyor ama konuyu fazlasıyla uzatıp okuru asıl noktadan uzaklaştırıyor gibi hissettim.
Sonuç itibarıyla bu üçlemeyi okuduğum için çok memnunum. Kitapları sırayla değil de ayrı ayrı okursanız yine benzer bir tat alırsınız. Fakat ara ara daha önceki kitaplara yapılan ufak tefek göndermeler havada kalacaktır. O sebeple eğer vaktiniz ve sabrınız varsa üçlemeyi sırayla okumanızı tavsiye ederim.