Stefan Zweig’in Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını okumak benim için oldukça zorlayıcı bir deneyim oldu. Kitabı okumak, özellikle anlatılan saplantılı aşkı ve bu aşkın kadını ne kadar küçük düşürdüğünü görmek beni fazlasıyla rahatsız etti.Odamda yatağın üzerinde oturmuş öylece telefona bakıyordum. Sosyal medyada boş boş gezindiğim sırada bu kitap keşfetime düştü. Zaten elimde olan, daha önceden satın aldığım bir kitaptı. Bir anda popüler olması ve fazlaca hayran kitlesi olması beni bu kitabı okumaya itti.
Keşke itmeseydi...
Yargılamak bana düşmez ama tabiki bir yorum yapacak olursam bu kitap benim için tam bir felakettir. Anlatım dili veya içinde geçen betimlemelerden bahsetmiyorum. Konu itibari ile tam bir felaket.
İnsanların, özellikle genç kızların sevgilelilerine, içine notlar saklayarak hediye ettikleri bu kitap benim için bir intihar sebebi bile olabilir.
Kadının hayatını tamamen yazara adaması, onun varlığını hayatının merkezi haline getirmesi ve buna karşılık yazarın onu hatırlamaması beni en çok sarsan noktalardan biriydi. Hikayenin kadın karakteri, sanki kendi hayatından, onurundan ve değerinden tamamen vazgeçmiş gibiydi. Bu takıntı, adeta bir kölelikti ve her satırda kadınlığın küçültüldüğünü hissettim. Zweig, bu aşkı çok derin ve dokunaklı bir şekilde anlatsa da, aslında kadını bir insan olarak o kadar aciz bir duruma düşürüyor ki hikayeye tahammül etmekte zorlandım.
Okurken, bu hikayenin sadece bir kurgu olduğunu kendime sürekli hatırlatmaya çalıştım, ama feminist yanımı bastırmak imkansızdı. Kadının, bir erkeğe böylesine teslim olmuş hali, kendi değerinden tamamen vazgeçmesi, beni hem sinirlendirdi hem de üzdü. Üstelik yazarın, bu saplantıyı bir tür fedakarlık ya da yüce bir aşk gibi sunması, kitabın eleştirel bir okuma olmadan yanlış mesajlar verebileceği düşüncesini aklıma getirdi.
Her şeyi bir kenara bıraksak bile, sosyal medyada bu kitabın “romantik” bir eser olarak parlatılması ve birçok kadının sevgililerine hediye etmesi inanılmaz derecede rahatsız edici. Bu durum, bir insanın kendi değerini tamamen hiçe sayarak “Beni al, kullan, ben senin malınım, her şekilde sana geri dönerim” demesi gibi geliyor. Bu bariz bir kölelik göstergesi ve kesinlikle romantikleştirilmemesi gereken bir konu. Ne yazık ki, Zweig’in anlattığı bu hikaye, kadınların kendilerini değersizleştirdiği tehlikeli bir bakış açısını yüceltiyor gibi görünüyor.
Sonuç olarak, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, asla romantikleştirilmemesi gereken bir eser. Kadınlık onuruna dair bu kadar incitici bir anlatıyı, sosyal medyanın parlatmasına ve yanlış bir şekilde aşk kitabı olarak sunulmasına karşıyım. Zweig’in edebi üslubu güçlü olsa da, bu hikaye beni yalnızca rahatsız etti ve okuma deneyimim boyunca derin bir huzursuzluk duydum. Bu kitabın yüceltilmesi yerine eleştirel bir gözle okunması gerektiğini düşünüyorum.
Sadece kadına değil, insanlığa da hakaret olarak sayarım ben.