Puan vermedi·168 syf.····Okunma: 27 Ekim 2024 17:55 Bu kitabın bende bıraktığı en etkili iz “soru sormanın önemi” oldu, kitabın adından da anlaşılacağı üzere.
Bence her insanın sihirli bi yeteneği var: soru sormak. Öyle inanıyorum ki hiçbir soru cevapsız kalmaz, er ya da geç cevabını bulur. Cevabını bilinçli olarak bulamadığımız sorular için zihnimiz diğer zamanlarda gizli bir mesai harcar, veri toplar ve çözmeye çalışır. Muhakkak sizin de başınıza gelmiştir ki saatlerinizi harcayıp çözemediğiniz bir soruya başka bir zamanda vakit ayırdığınızda garip bir kolaylıkla çözüp “şimdi anladım bu kadar kolay mıymış” hissi yaşamışsınızdır. İşte tam da bu yüzden en zor, en spesifik, en can alıcı soruları sormaya vakit ayırmalıyız. Bu sorular evreni daha iyi anlamamıza vesile olacak sorular da olabilir, kendimizi daha iyi anlamamıza vesile olacak sorular da.
Birçok kadim öğretide de yer alan “önce kendini bil” tavsiyesini gerçekleştirmede, önce kendimizi bilmede de yine doğru soruları sormamız gerek, yoksa nasıl biliriz kendimizi? Örneğin pişmanlık ya da suçluluk gibi bir duyguyla kıvranırken “bu duyguya sebep olan şeylerin bana ne faydası oldu?” diye sormak farklı bir perspektiften bakmaya ve olaylara tutumumuzdan ders çıkarmaya ve dengelenmeye yarayabilir.
“Çevrenizdeki 5 kişinin ortalamasısınızdır” gibi bir sözü duymuşsunuzdur. İnsanlar birbirlerini var ederler. Çevremizdeki bağlantısallık ağından besleniriz. Sistemler birbirini yarattığı gibi insanlar da birbirlerini yaratır. Bu yüzden kendini geliştirmenin en gerçekçi yolu en yakınlarındakileri geliştirmekten geçer. Aşkı yalnızca romantik ilişkilere indirmezsek ve tüm yakın ilişkilerimizde Flaubert’in tanımladığı gibi bi aşkla varolursak yani şöyle:
"Merak. Birine karşı, ansızın, bir merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek tek amacınız haline gelir. Aşka en uzak cümle, senden nefret ediyorum değil, bilmek istemiyorumdur."
Flaubert’in tanımında olduğu gibi merak tam olarak sormanın cevaplardan daha zevkli olduğu bir hal. Yakın ilişkilerimizde bu hal ile varolursak nasıl renkli bir hayatın varolabileceğini hayal edebiliyor musunuz? En etkili iletişimler de genelde anlamak için daha çok sorunun sorulduğu ilişkilerde yaşanır.
Peki tüm bu sorulara nerede cevap bulmaya çalışırız? Beyinde mi? I-ıh, öyle gözükmüyor. Tüm bu soruların cevapları, bizim en yetkin bilgi işleme sistemi sandığımız insan beyninden değil, en yetkin bilgi işleme sistemi olan yaşamın kendisinden çıkıyor gibi görünüyor.
Nasıl ki insan beyni işlediği bilgiyi aktarmada araç olarak dili kullanıyorsa, en yetkin bilgi işleme sistemi olan yaşam da bizimle yaşantılar ve eşzamanlılık aracılığı ile konuşur, bu onun dilidir. Spinoza’nın da dediği gibi “Yaşam, parçalarda değil; karşılaşmalardadır.”
Yaşamın bütünlüğünü anlamaya çalışırken bugüne kadar tümdengelimsel ya da tümevarımsal yöntemler kullanılsa da öyle görünüyor ki “Bütün, bütünü oluşturan parçaların toplamından daha büyük” gibi duruyor. Yaratıcılık, varolan alt kümelerin öğelerini birleştirerek onların toplamından fazlasını yapabilme eylemi gibi duruyor. Tıpkı inorganik varlık evreninin, organik varlık evreninin oluşturması ve buradan canlılık meydana gelmesi gibi. Zeka da yaşama ait olan bütün bir enformasyon işleme sürecinin ve onu üreten organizmaların toplamından daha fazla gibi duruyor. Yani zihinlerimiz görülmez bir ağ ile birbirine bağlı gibi.
Özgürlüğümüz ise zihnimizin bu yaşam ağı içerisindeki özgürlüğü kadar.
Bu yaşam ağında sınırlar yok, limitler var gibi duruyor.
Gerçekliğimiz, hayal gücümüzün limitleri kadar. Tam da bu sebeple hayallerimizi yaşamın bütünlüğünü besleyecek şekilde ve limitleri zorlayarak kurmak, yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri gibi.
Nazım Hikmet’in de dediği gibi:
“Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin.
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak yani ağır bastığından.”
Tagore’un deyimi ile ise:
“Bir insan ne zaman gölgesinde oturamayacağını bildiği halde ağaç dikmeye devam eder, işte o zaman yaşamın anlamını anlamaya başlamıştır.”
Anlamak, anlamlandırmak yaşamın konuşma şeklini anlayabilir bir hale gelince asıl hikayeyi kavramaya başlamak gibi. Bir kez anlamlandırmaya başlamayadurun artık her şey anlamını bulmaya başlayacak.
Bilmekten farklıdır anlamak.
Bilmek, bilgiyi kavramaktır.
Anlamak ise o bilginin bütünlüğünüzde yer etmesidir, sizi inşa eden bi tuğla gibidir. İşte bu yüzden anlamak, anlamlandırmak daha önce hiç olmamış bir şeyin yaratılma sürecinde (yani sizin varolma sürecinizde) bir yapı taşıdır.
Konu uzar gider, biraz sorular soralım mı? Cevaplarını bulmasak da olur..
-Nereden geldik?
-Nereye gidiyoruz?
-Neden buradayız?
-Biz kimiz?
-Yaşam karşısında nasıl duruyoruz?
-Çocuksu merakımızı nasıl günyüzüne çıkarabiliriz?
-Hangi şeyleri birleştirerek bir araya gelenlerin toplamından büyük bir bütün elde edebiliriz?
-Yapmak zorunda olduklarımızı nasıl severek ve eğlenceli bir şekilde yapabiliriz?
-Nasıl daha iyi ve güzel bir yaşam kurabiliriz peki?
Hatta şöyle soralım;
-Hepimiz için en güzel, en iyi, en refah yaşamı en kısa sürede kolaylıkla ve sevgiyle el ele nasıl kurabiliriz?