IMadde 5
Bedene sıcaklığı ve hareketi verenin ruh olduğuna inanmak yanılgıdır.
Bu yolla çoklarının içine düştüğü pek büyük bir yanılgıdan ka- çınacağız; öyle ki, onun, tutkuların ve ruha ait başka şeylerin bugüne kadar doğru açıklanabilmesini engellemiş olan birinci sebep olduğunu sanıyorum. Bu yanılgı şundan oluşur; tüm ölü bedenlerin sıcaklıktan ve sonra da hareketten yoksun olduğu görülünce, bu hareketleri ve bu sıcaklığı kesenin ruhun yoklu- gu [bedenden ayrılması) olduğu sarılmıştır. Böylece, sebepsiz yere, doğal sıcaklığımızın ve bedenlerimizin bütün hareketle- rinin ruhumuza bağlı olduğuna inanılmıştır: oysa tam tersine, öldüğümüz zaman, bu sıcaklığın kesilmesi ve bedeni hareket ettirmeye yarayan organların işlemez hale gelmesi sebebiyle ruhun bedenden ayıldığı düşünülmeliydi.
-12
Yaşadığımız sürece, kalbimizde, toplar- damarlardaki kanın beslediği bir tür ateş olan, sürekli bir sıcaklık vardır ve bu ateş, uzuvlarımızın bütün hareketlerinin cisimsel ilkesidir.
-15
Düşün- celerimiz iki türdedir, eş deyişle, bir kısmı ruhun eylemleri ve diğerleri onun tutkularıdır.24 Eylemler olarak adlandırdıklarım bütün istemlerimizdir (volonté); çünkü bunların doğrudan ru- humuzdan geldiklerini ve yalnızca ona bağlıymış gibi görün- düklerini deneyimliyoruz. 25 Tam tersine, genel olarak bizde bu- lunan her türden algılar (perception) ya da bilgiler (connaissance) onun tutkuları olarak adlandırılabilir; çünkü çoğu zaman onlan oldukları gibi yapan ruhumuz değildir, aksine ruh tutkularını daima onlar tarafından temsil edilen şeylerden alır (recevoir).
-24(madde 17 ruhun işlevleri nelerdir?)
Yine istemlerimiz de iki türdedir; zira bazıları ruhun, ruhun kendisinde sona eren eylemleridir, Tanrı'yı sevmek istediğimizde ya da genel olarak düşüncemizi maddi olmayan bir nesneye yönelttiğimizde olduğu gibi. Diğerleri bedenimiz- de sona eren eylemlerdir, örneğin sadece gezinme isteğine sahip olduğumuzda, ardından bacaklarınız kımıldar ve yürürüz.
-24-25( madde 18 irade üzerine)
Madde 27
Ruhun tutkularının tanımı.
Ruhun tutkularının, ruhun diğer tüm düşüncelerinden ne ba- kımdan farklı olduğunu irdeledikten sonra, bana öyle geliyorki onları genel olarak şöyle tanımlayabiliriz. Bunlar, özellikle ruhla ilişkilendirilen ve can ruhlarının bir hareketinin neden ol- duğu, sürdürüp beslediği ve güçlendirdiği, ruhun algıları (per- ception), duyumları (sentiment) ya da duygularıdırlar (émotion).
Madde 28
Bu tanımın birinci bölümünün açıklanması.
Genel olarak bu kelime ruhun eylemleri ya da istemleri olma- yan tüm düşünceleri belirtmek için kullanıldığında, bunlan algılar olarak adlandırabiliriz; ama yalnızca apaçık (evident) bilgiler belirtilmek istediğinde bu kelime kullanılamaz, zira deneyim gösterir ki tutkuları tarafından en çok tahrik edilmiş olanlar, onları en iyi bilenler değildirler. Tutkular ruh ile be- denin sımsıkı birleşmenin bulanık ya da karışık ve anlaşılması güç kıldığı algılar arasındadır. Onları ayrıca duyumlar diye de adlandırabiliriz, çünkü bunlar ruhta dış duyuların nesnele- riyle ayru şekilde algılanırlar ve ruh tarafından başka biçimde bilinemezler. Ama onları ruhun duyguları diye adlandırmak daha da yerinde olur, çünkü hem bu isim ruhta meydana ge- len tüm değişimlere, yani ona gelen tüm değişik düşüncelereyüklenebilir, hem de özellikle, ruhun sahip olabileceği her tür- lü düşünce arasında, onu tutkular kadar güçlü tahrik eden ve sarsan başkası yoktur.
Madde 29
Tanımın diğer bölümünün açıklaması.
Tutkuları, kokular, sesler, renkler gibi bazılarını dış nesnelerle; açlık, susama, ağrı gibi bazılarını da bedenimizle ilişkilendirdi- ğimiz diğer duyumlardan ayırmak için, tutkuların özel olarak ruhla ilişkilendirildiklerini ekliyorum. Ayrıca onları, ruhla iliş- kilendirildikleri halde bizzat ruhun kendisinin neden olduğu, ruhun duyguları diye adlandırılabilecek istemlerimizden" ayır- mak için, tutkulara can ruhlarının hareketinin neden olduğunu, onları bu hareketin beslediğini ve güçlendirdiğini de ekliyorum; bunu yapmamın diğer bir amacı da yine onları diğer duyumlar- dan ayıran, son ve daha yakın nedenlerini açıklamak.
-31,32,33
Ruh, bedenin beraberce (conjointement) tüm bölümleriyle birleşmiştir.
-33
tutkular ruhu, doğanın bize yararlı olduklarını kabul ettirdiği şeyleri istemeye ve bu iradeyi sürdürmeye elverişli kılar.
-56
Madde 53
Hayranlık.
Bir nesneyle ilk karşılaşma bizi şaşırttığında ve onun yeni olduğu veya daha önce tanıdığımız şeyden ya da olması tiğini varsaydığımız şeyden çok farklı olduğu yargısına var- dığımızda, bu durum bizim ona hayran olmamıza ve sonuç olarak hayrete düşmemize neden olur. Bu, biz hiçbir şekil- de bu nesnenin bize faydalı olup olmadığını bilmeden önce vuku bulabileceği için, bana öyle geliyor ki, hayranlık tüm tutkuların ilkidir. Bu tutkunun zıttı da yoktur, çünkü eğer kendini bize sunan nesne kendisinde bizi şaşırtacak bir şey taşımıyorsa, bizi kesinlikle heyecanlandırmaz ve onu tutkuya kapılmadan düşünürüz.
-56'57
Madde 56
Sevgi ve nefret.
Şimdi, önceki tüm tutkular bizde, biz bu tutkulara neden olan nesnenin iyi mi kötü mü olduğunu hiçbir şekilde an- lamadan uyandırılabilir. Ama bir nesne bize kendi bakı- mımızdan iyi olarak, yani bize uygun/faydalı (convenable) bir nesne olarak sunulduğunda, bu bizim onun için sev- gi duymamıza neden olur; ve bize kötü olarak ya da bi- zim için zararlı olarak sunulduğunda ise, bu bizde nefret uyandırır.
-58
Madde 72
Hayranlığın kuvveti neden ibarettir?
Bu durum, sşaşkınlık nedeniyle, yani can ruhlarının hareke tini değiştiren izlenimin ani ve beklenmedik meydana geliş nedeniyle, onun pek kuvvetli olmasına mani değildir. Hay- ret yalnız bu tutkuya has bir özelliktir, öyle ki hayretle başka tutkularda karşılaşıldığında -ki genelde neredeyse hepsinde hayretle karşılaşılır ve hayret onların şiddetini artırır bunun sebebi hayranlığın bu tutkularla birleşmesidir. Hayranlığın kuvveti iki şeye dayanır, yeniliğe ve neden olduğu hareketin ta başından beri çok güçlü olmasına. Zira böyle bir hareke tin, önce zayıf olup ancak yavaş yavaş arttığından kolayca yolundan döndürülebilecek hareketlere göre daha çok etkisi olduğu kesindir. Yine şu da kesindir ki yeni olan duyu nes neleri, beyne dokunulmaya alışık olmadığı bazı bölümlerin- den temas eder ve bu bölümler, sürekli bir hareketliliğin sert- leştirdiği bölümlere nazaran daha yumuşak ve daha gevşek olduğundan, bu durum, bu nesnelerin beyinde sebep olduğu etkiyi artırır. Ayaklarımızın altının, bedeni taşıdığı için haylı sert dokunuşlara alışık olmasından, yürürken bu dokunuşla- rı pek az hissetmesine rağmen, çok daha az ve yumuşak bir dokunuşla gıdıklandığında bunu dayanılmaz bulmamızın nedenini düşünecek olursak, yukarıda söylediğim inanılmaz bulunmayacaktır.
-66
Madde 73
Hayret nedir?
Bu şaşkınlık, beynin kovuklarında bulunan can ruhlarının, hayran olunan nesnenin izleniminin olduğu yere doğru yö- nelmelerini sağlayacak öyle bir güce sahiptir ki kimi zaman bunların hepsini oraya iter ve onların bu izlenimi muhafaza etmekle öyle meşgul olmalarına neden olur ki orada kaslar- dan geçen ya da hatta beyinde takip ettikleri ilk izlerin yo- lundan bir şekilde sapan tek bir tanesi yoktur; bu da tüm be- denin bir büst gibi hareketsiz kalmasına ve nesnenin sadece kendisini sunan ilk yüzünün algılanmasına, dolayısıyla da onun daha hususi bir bilgisinin elde edilememesine neden olur. Genelde hayret etmek diye adlandırılan şey işte budur. Böylece hayret, aşırı bir hayranlıktır; aşırılık ise daima ancak kötü olabilir.
-67
Madde 75
Hayranlık özel olarak neye yarar?
Hayranlık konusunda özel olarak şu söylenebilir. Hayranlık, önceden bilmediğimiz şeyleri öğrenmemizi ve hafızamızda tutmamızı sağlaması bakımından yararlıdır. Zira yalnızca, bize nadir ve olağanüstü görünene hayranlık duyarız; ve ancak daha önce bilmediğimiz ya da hatta bildiklerimizden farklı olan şeyler bize böyle görünür, zira onu olağanüstü diye adlandırmamızın sebebi işte bu farklılıktır. Fakat bi zim için meçhul olan bir şey, ona dair sahip olduğumuz fi- kir beynimizde bir tutku tarafından ya da yine irademizin dikkat ve özel düşünüm (réflexion) için belirlediği anlama yetimizin tatbik edilmesi tarafından kuvvetlendirilmedik- ge kendini anlama yetimize ya da duyularımıza yeni olarak sunsa da, sırf bu yüzden onu hafızamızda tutmayız. Diğer tutkularsa, iyi ya da kötü görünen şeylerin fark edilmesini sağlamaya yarar, ama sadece nadir görünen şeyler için hay- ranlık duyarız. Bundan ötürü, bu tutku için herhangi doğal bir eğilimi olamayanların genelde son derece cahil olduğu- nu görürüz.
-68
Madde 79
Sevginin ve nefretin tanımı.
Sevgi, ruhun bir heyecanıdır (émotion); buna ruh canlarının hareketi neden olur ve ruhu kendisine uygun/faydalı gö- rünen nesnelerle isteyerek (de volonté)15 birleşmeye [onlarakatılmaya, bağlanmaya] sevk eder. Yine nefret de can ruh- larının neden olduğu bir heyecandır ve ruhu, ona kendini zararlı olarak sunan nesnelerden uzaklaşmak ve ayrılmak istemeye sevk eder. Bu heyecanlara can ruhlarının neden olduğunu söylemekten amacım, bedene bağlı tutkular olan sevgi ile nefreti, hem yine ruhu iyi saydığı şeylerle isteye- rek birleşmeye ve kötü saydığı şeylerden ayrılmaya götüren yargılardan, hem de yalnız bu yargıların ruhta uyandırdığı heyecanlardan ayırt etmektir.
-70'71
Madde 83
Basit düşkünlük, dostluk ve adanma arasındaki fark üstüne.
Bana öyle geliyor ki, daha akla uygun bir biçimde, sevgiyi, kendimize kıyasla sevdiğimize biçtiğimiz kıymete (estime) göre türlere ayırabiliriz. Zira sevgimizin nesnesine kendi- mizden daha az kıymet biçtiğimizde, ona karşı sadece basitbir düşkünlüğümüz vardır; kendimizle eşit değer verdiği. mizde buna dostluk denir; daha çok takdir ettiğimizde ise sahip olduğumuz tutku adanma diye adlandırılabilir.
-73'74
iyi şeyler için duyulan sevgi ve güzel şeyler için duyulan sevgi, ki bu ikinciye, onu diğer sevgi türüyle ya da çoğu kez kendisine sevgi adı verilen arzuyla karıştırmamak için hoşluk/cazibe denebilir. Ve yine aynı şekilde buradan iki tür nefret doğar; bunlardan biri kötü şeylerle ilgilidir, diğeri ise çirkin olan şeylerle. Bu sonuncusu, diğerinden ayırmak için, tiksinme ya da iğrenme (aversion) diye adlandırılabilir. Ama burada en dikkat çekici olan şey, bu hoşluk ve tiksinme tutkularının genelde diğer sevgi ve nefret türlerinden daha şiddetli olmalarıdır, çünkü ruha duyularla gelen şey, ona, aklıyla sunulandan daha kuvvetli tesir eder; yine de bun- lar genelde daha az doğruluğa/hakikate sahiptirler; öyle ki tüm tutkular içinde bunlar en çok aldatan ve en büyük özen- le sakınılması gerekenlerdir.
-76
Neşe, ruhun hoş bir heyecanıdır; beyindeki izlenimlerinin ona kendisininmiş gibi sunduğu iyiliğe sahip olmaktan ru- hun duyduğu zevkten ibarettir.
-80
En büyük neşeler asla gülmeye neden olmadığı gibi gözyaşları da aşırı üzüntüden doğmaz
-102
Katiyen bize bağlı olmayan şeylere gelince, ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, onları asla tutkuyla arzulamamalıyız. Ilk sebep bu şeylerin vuku bulmayabilecek olmalarıdır, ki o zaman onları arzuladığımız oranda bizi üzerler. Ama asıl olarak, düşüncemizi meşgul edip, elde edilmeleri bize bağlı olan başka şeylere sevgimizi vermekten bizi alıkoyacakları için. Bu boş arzulara karşı iki genel çare vardır. İlki yücegő- nüllülüktür (générosité), bundan daha sonra söz edeceğim. İkincisi ise sık sık ilahi Hikmet (Providence divine) üzerine düşünmek ve herhangi bir şeyin bu Hikmet tarafından ezelden beri belirlendiğinden başka bir biçimde vuku bul- masının imkânsız olduğunu tasavvur etmektir.
-115
Madde 148
Erdem göstermek tutkulara karşı en etkili çaredir.
Şimdi bu içsel heyecanlar bize çok yakından tesir ettiklerinden ve dolayısıyla üzerimizde, birlikte meydana geldikleri ama kendilerinden farklı olan tutkulardan daha fazla güce sa- hip olduklarından, ruhumuz içinde hep kendinden memnun olacağı bir şey taşıdığı takdirde, başka yerden kaynaklanan hiçbir huzursuzluk ona zarar verecek kudrette olamaz, daha ziyade bunlar onun sevincini artırır, çünkü ruh bunların ken- disini incitemediğini görünce, bu durum kendi mükemme- liğini tanımasını sağlar. Ruhumuzun böyle memnun olacağı bir şeylere sahip olması için tek ihtiyacı tam olarak erdemin yolunu izlemektir. Zira her kim en iyisi olduğuna hükmettiği şeyi yapmaktan asla geri kalmadığı için (ki bu erdemi takip etmek dediğim şeydir) vicdanı tarafından ayıplanamayacak şekilde yaşarsa, onu mutlu kılacak öyle güçlü bir tatmin elde eder ki tutkunun en şiddetli çabaları bile, ruhunun dinginli- ğini bozmaya güç yetiremez.
-118'119
Madde 153
Yücegönüllülük neden ibarettir?
Böylece gerçek yücegönüllülük, yani bir insanın kendisini haklı olarak takdir edebileceği en yüksek noktada takdir ede- bilmesi olan yücegönüllülük, yalnızca, kısmen isteklerinin bu özgür yapısından başka hiçbir şeyin gerçekten kendine ait ol- madığını ve övülmesi ya da yerilmesi için haklı tek sebebin bu iradeyi iyi ya da kötü kullanması olduğunu bilmesinden ve kısmen de onu iyi kullanmak için kendinde sağlam ve de- ğişmez bir kararlılık hissetmesinden, yani en iyisi olduğuna hükmettiği her şeye girişmek ve onları yapmak için asla ira- desini eksik etmemesinden ibarettir.
-125
kötülük genelde cehaletten kaynaklanır ve kendilerini en az bilenler, gerektiğinden fazla gururlanmaya ve kendilerini hor görmeye en fazla meyilli olanlardır, çünkü arşılaştıkları her yeni şey onları hazırlıksız yakalayıp şaşırtır ve bunu kendilerine atfederek, başlarına gelenin faydalı veya faydasız olduğuna hükmetmelerine göre kendilerine hayran- lık duyar ve değer verir ya da kendilerini hor görürler. Fakat yine çoğu zaman, onları gurura kaptıran bir şeyden sonra hor- gören bir şeyin meydana gelmesi yüzünden, tutkularının ha- reketleri değişkendir. Tam aksine, yücegönüllülükte, erdemli alçakgönüllülük ile bağdaşmayacak hiçbir şey olmadığı gibi, onları değiştirecek bir şey de yoktur, bundan ötürü hareketleri sağlam, sabit ve daima birbirine çok benzerdir. Ancak bu hare- ketler şaşkınlıktan da kaynaklanmaz, çünkü bu şekilde kendi- lerine değer verenler, kendilerine değer vermelerine neyin ne- den olduğunu yeterince bilirler. Fakat denilebilir ki bunlar öylehayret verici nedenlerdir ki (yani cüzi iradeyi kullanma gücü, insanın kendine değer vermesine sebep olurken bu güce sahip olan kimsenin zaafları da onu kendine olduğundan fazla değer vermemeye götürür) bunları ne zaman yeniden tasavvur etse bunlar hep yeni bir hayranlık uyandırırlar.
-131'132
Madde 200
Öfke ile yüzleri kızaran kimseler, sararan kimselerden niçin daha az korkutucudur?
Bu tutkunun dış alametleri, kişisel mizaçların ve onu oluş- turan veya onunla birleşen başka tutkuların çeşitliliğine göre farklı farklıdır. Böylece, bazı insanların öfkelenince sarardı- ğı ve titrediği, bazılarının da kızarıp ağladığı görülür. Genel yargıya göre, sararanların öfkesi, kızaranların öfkesinden daha korkutucudur. Bunun sebebi şöyle açıklanabilir: Ancak bakışlarla ve sözlerle öç almak istediğimiz veya öç alabildi- ğimizde, heyecanlanmaya başladığımız andan itibaren bütün hararetimizi ve bütün kuvvetimizi kullanırız, bu da, yüzümüzün kızarmasına neden olur. Bundan başka, kimi kez de, başka türlü intikam almak elimizde olmadığından, kendimiz için duyduğumuz üzüntü ve acıma ağlamamıza sebep olur. Aksine, kendilerini tutup daha büyük bir intikam almaya ka- rar verenler, onları öfkelendiren hareketin kendilerini buna mecbur ettiğini düşündükleri için kederlenirler; bazen de aldıkları kararın yol açabileceği fenalıklardan dolayı kaygı- lanırlar; bu da önce onların hemen sararmasına, soğumasına ve titremesine sebep olur; fakat sonra, intikamlarını almaya koyulduklarında, başta ne kadar soğuksalar o kadar ısınırlar; böylece üşümekle başlayan ateşin genelde en kuvvetli olanı olduğu görülür.
-155'156