·200 syf.····Okunma: 15 Aralık 2024 00:22 Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın tek polisiye romanı olan Kesik Baş, 1921 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilmiş. Sonrasında 1942’de tam hâliyle ilk defa Hilmi Kitabevi tarafından kitap olarak yayımlanmış. Bu polisiye romanı dışında Gürpınar’ın üç polisiye roman tercümesi olduğunu da söyleyelim.
Bizde polisiye romanın ilk örneği Ahmet Mithat Efendi’ye aittir. Onun Esrâr-ı Cinâyât adlı romanı bu türün bizdeki ilk örneği olarak kabul edilir. O romanı da yakın sayılabilecek bir zamanda okuduğum için iki polisiye roman arasındaki benzerlikleri de fark etme imkânım oldu. Zaten tarz olarak da Gürpınar’ı Ahmet Mithat’ın bir devamı gibi düşünmek yanlış olmaz. İkisi de yaşadıkları dönemlerde edebiyata benzer şekillerde yaklaşmış, edebiyatı halkı eğitmede bir araç olarak görmüşlerdir. Bu sebeple Gürpınar’ın kullandığı dil dönemine göre oldukça anlaşılırdır. Tabii okuduğumuz bu baskı, Bilal Bey tarafından günümüz Türkçesine uyarlanmış, gayet de tadında bir uyarlama olmuş.
Tanpınar’ın deyimiyle edebiyatımıza sokak onunla girmiştir. Bu sebeple diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da diyaloglar gerçekçidir, karakterler kendi ağız özellikleriyle konuşur. Bu gerçekçi diyaloglar da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın natüralist yaklaşımının bir sonucudur.
Romanda klasik Türk polisiye romanlarında görülen birçok özellik mevcut. Özellikle dikkatimi çeken tesadüfler oldu. İlk romanlarımızın en büyük kusurlarından biri bu tesadüfler. Polisiye roman olması sebebiyle tesadüfi durumlar daha çok göze batıyor. Bunun dışında polis hafiyelerinin usta-çırak şeklinde iki kişiden oluşması, yine bu hafiyelerin kılık değiştirerek soruşturma yapması gibi unsurlar dönemin polisiye romanlarında çokça kullanılıyor. Özellikle kılık değiştirme sahneleri bana yine yakın zamanda okuduğum Amanvermez Avni’yi anımsattı. Oradaki usta-çırak ilişkisi Avni-Arif olarak karşımıza çıkarken bu romanda Remzi-Seyit ikilisini görüyoruz.
Romanla ilgili içerik bilgisi vermeyeceğim. Sadece dikkatimi çeken bazı konulardan bahsetmeye çalışacağım. Bu bir cinayet romanı. Romana adını veren kesik bir başın, sarhoş sarhoş gezerken kuyuya düşen Nafiz Efendi tarafından bulunmasıyla olaylar şekillenmeye başlar.
Roman, 1913 sonrasında İstanbul’un Fatih semti dolaylarında geçer. 1913 vurgusu özellikle yapılmasa da bir yüzüğün içinde yazan evlilik tarihi ile bu bilgiye ulaşırız. Yüzüğün bulunuşu evlilik tarihinden ne kadar ileridir, bunu romandan çıkaramıyoruz. O sebeple bu tarihten 1920’lere kadar olan zaman dilimini düşünebiliriz. Ki o da romanın tefrika tarihine denk gelir.
Romanın girişi de ilginçtir. Giriş bölümünde dönemin geçim sıkıntısı, zamanenin değişimi, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı gibi hususlar ele alınıyor. Gürpınar’ın bir cinayet romanına toplumsal eleştiri yaparak başlaması kendisini tanıyanlar için aslında pek de ilginç değildir. Hemen her romanında Gürpınar’ın bir felsefesi, anlatmak istediği bir esas vardır. Bu; kadın-erkek ilişkileri, varlık-yokluk meselesini barındıran Cadı’da da kadının toplumsal hayattaki yerini anlattığı Kokotlar Mektebi’nde de böyledir. Burada da bir derdi vardır aslında. Romanda belki kuyuda bulunan bu kesik başın kime ait olduğu, kim ya da kimler tarafından bu başın sahibinin böyle vahşice katledildiği gibi konular ele alınmıştır ama bundan çok daha fazlası vardır.
Roman, Nafiz Efendi ile başlar ve bir müddet onunla devam eder. Aslında romanın başkahramanlarından biri değildir, kuyuda kesik başı bulur ve kısa bir süre sonra da romandan ayrılır. Kendisini bir daha hiç görmeyiz. Fakat Gürpınar, Nafiz Efendi’yi tüm detayıyla bize anlatır. Aile hayatına, kaynanası ile olan durumuna kadar öğreniriz. Geçim sıkıntısı sebebiyle yaptığı yaramazlıkları okuruz. Gürpınar yine toplumsal eleştiriye devam eder. Ayrıca bu bölümlerde mizahi birçok unsur vardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar deyince akla ilk gelen özelliklerden biri de bu mizahtır.
Bu ilk bölümlerde Ahmet Mithat etkisini fazlasıyla hissederiz. Bunca bilgi, toplumun o dönem yaşadığı geçim sıkıntısı Ahmet Mithat’ın olay akışını kesip bilgi vermesine benzetilebilir. Ki romanın ilerleyen bölümlerinde bunun farklı örnekleri de karşımıza çıkar. Romanın sonundaki ‘‘Bitirirken’’ başlıklı bölümde de tam olarak Ahmet Mithat tezahürünü görürüz. Bu bölümde Gürpınar âdeta romanın fotoğrafını çeker, felsefesini ortaya koyar.
Romandaki gerilim ve merak unsuru sona kadar devam eder. Cinayeti işleyenlerin kim olduğundan çok bu cinayetin neden işlendiği önemlidir. Cinayetin sebebi öncelikli olarak paradır, bununla birlikte aşkın da etkili olduğu söylenebilir. İçerik bilgisi vermek istemediğimi söylemiştim. Aralarda ufak tefek içerik kırıntıları olacaktır, bunları da önemli gördüğüm bazı detayları anlatırken kullanmaya çalışıyorum.
Romanda karşımıza birçok karakter çıkar. Bu karakterlerin bir kısmı çiftlerdir. Bu çiftlerin ilişkileri üzerinden kadın-erkek ilişkileri, evlilik, din gibi konular ele alınır. Gürpınar bu cinayet romanına birçok toplumsal konuyu serpmiştir.
Katil ya da katiller kim, bunu okurlara bırakıyorum. Fakat bu cinayeti işleyenler yaptıklarını kendilerince haklı sebeplere bağlamaya çalışmışlardır. ‘‘Cinayetsiz hayat olmaz.’’ felsefesiyle hareket eden bu kişi veya kişilerin zenginlere bakışı, kendi hayatlarının sefaletinden duydukları hırs ve ölüm konusundaki fikirleri bir hayli ilginçtir.
Romanın sonuyla ilgili söylemek istediğim bir şeyler olsa da tat kaçırmamak adına söylemeyeceğim. Sadece tek kelime ile kısas konusu önemli deyip geçeceğim. Bu dönem romanlarında genel olarak çokça görülen unsurlarla roman sonlandırılmış. Fakat dönemin polisiye romanlarına bakılırsa farklı bir sona sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Roman, tıpkı Esrâr-ı Cinâyât gibi uzun bir mektupla bitiyor. Yine Ahmet Mithat etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ben okurken epey keyif aldım. Sonuna kadar da merakla okudum. Yer yer tesadüflerin fazlalığı, birkaç yerde konunun gereksiz uzatılarak asıl olaydan uzaklaşılması kusur olarak karşımıza çıksa da dönemi için başarılı bir polisiye olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.