Körlüğün Renkleri- Hasan Yurtoğlu
1.
Diyalog arzusu, diyalog kuracak insanın yokluğu, konuştukça konuşmaya ve iyi şeyler söylemeye vesile olacak kişilerin yoksunluğu. Konuşacak o kadar çok kimsem yoktu ki bir monolog olan bu kitap kadar ve ek olarak “hunharlar kitabı” kadar konuştum ve sizin bilmediğiniz niceleri kadar. Bu kitap sesini duyurma isteği, umutsuz bir durum ve çaba, bununla beraber bu kitap umudun ta kendisi. Yokluk, yoksunluk, umutsuzluk, mutsuzluk, huzursuzluk bunlar hep “ortama uy” tavsiyesine uyulmadığından! Ve aynı zamanda yine bu kavramlar modern dünyanın afarozuna maruz kaldıklarından ulu orta söylenmeleri pek hoş karşılanmıyor. Bazı kitaplarda bu şekilde denk geliyor ve dik durmak istediklerimize karşı devrim yapar gibi okuyoruz. Sonra bu coşku bir anda yok oluveriyor.
2.
Roman, salt romandan oluşmuyor, yani sadece karakterler etrafında oluşan olaylar ve onlardan ortaya çıkan çıkarsamalar şeklinde. Pek çok bölümde tür denemeye evriliyor. Bir eseri anlamlandırmaya çalışırken onu başka eserlerlere veya bir yazarı anlamaya çalışırken onu başka yazarlara eşlemeye çalışıyorum. Okuduklarımı aklımda tutmam tabi ki mümkün değil ama Körlüğün Renkleri’ni okurken, aklıma hep Oğuz Atay’ın kendine dert edindiği konulardaki yakarışlarına benzer anlatımlar gördüm. Bilerek yapmasam da bilinç altımın edebi kısımlarında birbirleriyle aynı raflara yerleşecekler.
Bunları yazdıktan çok değil birkaç sayfa sonra, “ Kitabın müptelası olmak kitap kavramının taşıdığı anlama ihanettir. Okumayı bağımlılık düzeyine taşımış okur, kitabın ona önerdiği ile ilgilenmeyip onda kendi istediğini aramaktadır. O kitabı okumuyor, bitiriyor. Bitirdiğinde haz duyuyor. Okurken de haz duyuyormuş… Her satırı acıyla yazılmış olan kitabın ( bu kitabın mesela ) haz için- hele bitirme hazzı için- okunması ne kadar ahmakça.” alıntıladığım kısmı okudum. “Ben buradayım sevgili okurum sen neredesin” cümlesi ve serzenişini ucuna kendim ekledim. Burada okurunu bekleyen ya da arayan bir yazar değil, okuruna nasıl okunması gerektiğini cesaretle söyleyen bir yazar var. Aynı zamanda teşhir çağı diyebileceğimiz bu çağda okuma eyleminin de teşhire yenik düştüğünü söylüyor. Böylece özelde bu romanı genelde tüm kitapları öylesine okumamak gerektiğini tekrar etüt etmiş oluyorum. Veyahut öylesine yazılmış bir kitabın hiç okunmaması gerektiğini.
3.
Masa.
Masayla ilgili olan tirat diyebileceğim o bölümü -Eşek Kafa- severek okudum. Ben de öyle bir inatla bir şeyleri tersine yapmak isterdim ama bir roman kahramanı olmadığım için yapamıyorum. Ama çok hak verdim, okurken duygudaşı oldum. İnsanların her şeyi bildik o tavırları ve emrivaki bilmişlikleri, kendilerini değer biçici olarak görmeleri beni de çok yıpratıyor.
4.
“Sana tavsiyem ortama uy!” Bu çok ciddi bir tavsiye. Çok basit ama ciddi. Önceki sayfalarda yazar, bazı okurları kitabın önermesiyle ilgilenmemekle itham ediyordu. İşte çok açık bir önerme! Ortama uymak kendin olmakla hem çok uyumlu hem de çok uyumsuz bir olgudur. Öyle ki bu konuda bir şeyler söylemekte çok zorlanıyorum. Çünkü hayatın çok içinde olan bir şeydir ortama uymak. Hatta yaşamak dediğimiz şey ortama uymakla hemhaldir. Okuduğum metinde ise bir türlü ortama uyamayan bir karakter var. Genelde kendi başına, yalnız, çok az arkadaşı var ama onlarla da tam bir uyum sağlayabilmiş değil. Halinden mutsuz, ilginçtir, okurken mutsuz olmasına rağmen ona hak verir oluyorum(z). Bu mutsuzluk bilinçli bir seçimdir çünkü. Bir motto denebilecek bu “ ortama uy “ sözü bireyi seçimlerini yaşama hakkından ya da seçim yapma hakkından alıkoymaktadır. İşte tam da bu yer, yazarın yaramıza tuz bastığı yerdir. Seçimlerimize göre yaşamak istiyoruz ama aynı zamanda ortama uymak istiyoruz. O ortamda gördüğümüz şenliği tatmak, mahrum kalmak istemiyoruz. Mutsuzluğu seçmek, yalnız kalmak istemiyoruz, çünkü bunlar albenisi olan, kendimizi gösterebileceğimiz mecralar değil. Oysa insan ilkin görülmek ister. Bir ikilemdeyiz; anlam ve haz ikilemi. Peki ne yapacağız? Belkide dünya artık bize göre bir ortam değildir! Son olarak akla Oğuz Atay’ın kurduğu şu cümle geliyor : “Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor.”