·664 syf.····Okunma: 16 Aralık 2024 00:48 Dünyada yüzlerce dil, milyonlarca kelime var.
Ama benim Babil’i tanımlayabileceğim herhangi bir sözcük yok.
Tam olarak kelimelerin tükendiği yerdeyim.
Önce kitabın kısaca konusundan bahsetmek istiyorum. Kitap 1830’lu yıllarda (arka kapakta neden 1928 yazıyor anlamadım?), İngiltere’nin sömürgenin zirvesi olduğu yıllarda geçiyor. Biz bu döneme yetim kaldığı için evlat edinilen, aslen Çinli Robin ile dalıyoruz. Robin, vasisi Profesör Lovell sayesinde Londra’ya taşınır ve yıllarca, Yunanca, Latince ve hatta Çince eğitimleri alır. Robin gerçekten çok çalışır çünkü Profesör Lovell’ın ona devamlı hatırlattığı bir şey vardır: Tembellik onun ırkının kanında vardır (eh bu kadar uyuşuk olmak onun değil atalarının suçudur), o ve ırkı tembel ve barbardır.
Tüm bu eğitimler Robin’in Oxford Üniversitesi’ne girebilmesi içindir. Robin çeviri bölümünü seçtiği için eğitimini Babil isimli ayrı bir kulede görmeye başlar. Babil, daha ilk andan hem Robin’i hem de gerek cinsiyetleri gerek ırkları yüzünden ayrımcılığa uğrayan diğer arkadaşlarını büyüler. Babil bir masal gibidir. Özellikle de Babil’de yapılan gümüş külçeler.
19. Yy İngiltere’sinde her şey gümüş külçeler sayesinde yapılmaktadır. Bu gümüş külçeler üzerlerine yapılan kelime kombinasyonları sayesinde güç kazanan bir çeşit madenlerdir. İngiltere bu madenlere öyle bağımlıdır ki, binalar bu külçeler sayesinde ayakta durur, trenler bu külçeler sayesinde hareket eder hatta yemekler bu külçeler sayesinde ısınır. Külçelerin en güçlü kombinasyonları Doğu dilleri sayesinde (Çince, Sankritçe ve Arapça) yapılır ancak tahmin edilebileceği üzere bu dillerin sahibi ülkeler külçelerden faydalanamaz. Yani Kuang İngiltere’nin sömürüsünü bize bu sefer diller üzerinden anlatır.
Robin kendini Babil rüyasının içinde kaybetmeye hazırdır ancak vicdanını sorgulayan şeyler olmaya başlar. Külçeleri neden asıl ihtiyacı olan kullanamıyor? Neden sadece zenginler bu güce erişebiliyor? Neden kendi dili sömürülürken kaybeden hep kendi ülkesi oluyor?
Ve Babil rüyası yavaş yavaş parçalanmaya başlar. Ne de olsa, insanların kurduğu hiçbir ütopya sonsuza kadar sürmez, değil mi?
Hayatımda okuduğum en etkileyici kitaplardan biriydi. Devrimi hep kolay bir oyun gibi okuduk yıllarca, peki gerçekten öyle mi? Devrime cesaretiniz var mı? Devrim için kendinizi ortaya koyar mısınız?
Devrimin getireceği yıkımların farkında mısınız?
Ya da şiddet her zaman gerekli midir?
“Peki sadakatin zıttı nedir? İhanet. Çeviri, aslına şiddet uygulamak, onu yabancı, bilinçsiz gözler için çarpıtmak ve saptırmak demektir. O halde bu bizi hangi noktaya taşır? Bir çeviri eyleminin kaçınılmaz bir şekilde her zaman bir ihanet olduğunu kabul etmek dışında nasıl bir sonuca varabiliriz?”
Kitabı çok beğendim, hatta okurken 10 puanı basmıştım direkt ama sonlara doğru bir şeyler eksik hissettirdi. Gümüş külçelerle ilgili birçok teorim vardı mesela ve bunlarla ilgili bir şeyler çıkmasını bekliyordum hatta birinden bahsedeyim.
SPOİLER
Babil’in başlarında Profesör Playfair çocuklara hiçbir külçenin bir ölüyü canlandıramayacağını, çünkü hiçbir dilde yaşamla ölümü aynı anlama getiren bir kelime olmadığını söylüyor.
Ve Robin’in babasını yanlışlıkla öldürdüğü sahnede ona Çince baba dediği görüyoruz. Ve Çince baba kelimesini latin harflerle yazdığınızda ortaya şu görüntü çıkıyor: Die.
Hatta yazar bile buna atıf yapıyor ve dedim ki bunu kesin kullanır. Ama kullanmadı :/
SPOİLER BİTTİ
Özetle kitabı çok beğendim ama sonlara doğru bir şeyler eksik hissettirdi o yüzden bir puan kırmayı doğru buldum. Sonunda ağlayamadım birçok kişinin aksine, sanırım ben de biraz Robin gibiyim ve devrimin şiddet gerektirdiğine inanıyorum. Dolayısıyla (spoiler yememi bir kenara bırakırsak) zaten sonunu tahmin edebiliyordum. Ancak ağlamasam bile içimde kocaman bir boşluk açıldığını söyleyebilirim.
Peki hep böyle mi olacak? Kendi devrimlerimizin kurbanı mı olacağız, harekete geçecek miyiz, yoksa köşeye çekilip sonucu mu bekleyeceğiz?