... Ucasarlı bir ihtiyara rastladım. Keşke hiç rastlamasaymışım. Anlattıklarına göre, Sarıcaköy diye bir yer kalmamış. Büyük alevler her şeyi kül ederken birkaç kişi köyden kaçabilmiş, ama kaçabilenlerin kim oldukları meçhulmüş. Duyduklarımdan sonra "Allah benim sabrımı deniyor olmalı!" dedim içimden. Yüreğim yandı ki, böyle yangını kimse görmüş değildir. İsmail'im; yavrum ölmüş olabilir miydi? Bu düşüncenin doğruluğunu araştıramıyordum, ama şüphesi beni ölüye döndürmeye yetiyordu. Mekânsız, yersiz, yurtsuz kalmış hissettim kendimi. Bir yere ve bir şeye ait olmak... Daha iki sene evvel her şeye sahip iken, şimdi hiçbir şeye sahip olmamak. Ucasar'daki hayatım, İbrahim'im, Sarıcaköy, Temür Alp Ata, bütün tanıdıklarım birer birer benden alınmıştı. "İnşaallah İsmail'im yaşıyordur!" umuduna tutundum. Ya Sitare!... Sitare her şeyimdi, bir cihan değerdi, saçının her teli yüz bin altın eder elmasımdı. O gidince zaten dünyanın tadı kalmamıştı. Aslanlı Hünkâr'da #hacıbektaşveli teselli arama çabam biraz da bundandı galiba.