Yazarın üç kitaplik serisinin ikincisini bitirmiş bulunmaktayım. İlk kitap Başlangıçta Hidrojen Vardı da evrenin evrimini inceleyip maddi varlıkların ve evrenin temeli hidrojen'e haklı onurunu teslim etmişti. Serinin ikincisinde ise zihnimizin evrimini döke saça ince ince ilerliyor. Beynin oluşum nedeni ve süreci kronolojik katmanlarını ve bu katmanların görevlerini, etkilerini, kararları ile gökten düşmediğini süregelen bir oluşum olduğunu anlatıyor.
Son kısım kapanışta durumumuzu şöyle anlatıyor.
Biz, varlığının koşullarını kavrayabilmiş biricik canlı biçimiyiz bu gezegenin. Bu nedenle de beynimizin üç bölümlü anakronik yapısının akılcılığımıza bir sınır koyduğunu da ilk ayrımsayan, bunu öğrenebilen ilk canlılarız. Eylem ile düşüncemizin birbirine uyması gerektiğini biliyoruz. Ama ayni anda, düşüncelerimizin peşinden hiç engellenmeden ve sinırlanmadan yol almanın imkânsız olduğunu gösteren nedenleri kavrayabiliyoruz; işte hem düşünce ile eylemi denklemek gerektiğini bilmek, hem de bunun imkânsızlığından doğan çelişkiyi ayrımsamak; ulaşabileceğimiz en uç özgürlük durumudur bu.
İnsanı rasyonel bir varlık sayan ama aynı zamanda da bu. insanın gene de akılcı davranmadığı biçimindeki kaçınılmaz deneyimi edinen kimse, bu kopukluğun, bu tuhaf ikilemin nedenlerini araştırmaya koyulmadan edemeyecektir.
Kavrama ve düşünme yeteneğimizi sınırlayan biyolojik çerçeveyi kabul etmediğimiz sürece, bu tartışılmaz kısıtlanmışlığın nedenlerini yanlış yerlerde aramaktan kurtulamayız. Bu durumda, aklımızın sınırlanmışlığının, onu eylemlerimize kılavuz edemeyişimizin nedenleri, kötülük yapmakta israrcılık ya da "kötü niyettir" deyip işin içinden çıkarız her zaman. İşte bu noktada teoride çelişkisiz, tereyağından kıl çeker gibi yürüyecek gibi görünen bir plan ya da tasarım, insan toplumunun gerçekliği ve somutluğu içinde bir kez daha öngörülen ve hesaplanan sonuçlara ulaşmayınca, kendi çaresizliğini bir "sabotaj hipotezine" sığınarak aşmaya çalışan girişimlerden bir türlü vazgeçmeyen zihniyetin asıl köklerinden biri karşımıza çıkmaktadır.
Kötü ruh, seytan kovma ayinlerinde olduğu gibi. Çünkü böyle bir pratiğin hayata geçirilmesi için insanın ilkece karar verme özgürlüğünün sınırsız olduğunu ve seytanın bu özgürlüğü yok ettiğini kabul etmek gerekir. Pratikte böyle bir özgürlüğe duyulan güven, bireyin dışında aranması gereken ve onun Ortodoks dindarlığını önleyen asıl etmen olarak algılanmak istenen bir fesatçının varlığı hipotezine götürebilir bizi.
Bu konuda hâlâ olgunlaşamadığımıza göre aynı hipotezin, insanın kararlarında mutlak özgür olduğu yanılsamasının bütün dünya dinlerinde olduğu gibi dünyayı düzeltmeye yönelik bütün doktrinlerde de kural oluşturmasında şaşılacak bir yan var mıdır? Hatasız yapılmış bütün planlara rağmen, pratikte istenilen sonucun bir türlü alınamaması üzerine, somut bir"fesatçının" (fesadın) bu aksamayı açıklayıcı biricik neden olarak dayatması tesadüf müdür?
yeryüzünü, insanın onu kendi cennetine çevirme girişimi kadar kesinlikle cehenneme cevirecek başka bir şey yoktur. Hiç kimse, bu dünyadaki kötülüklerin kökünün tamamen kazınabileceğine inananlar kadar insana karşı olma durumuna düşmemiştir.
Dünyayı toptan kurtaracak, rasyonel, küresel taslaklar, bu gezegen üzerinde hiç var olmamış ve var olmayan bir varlığa göre tasarlanmıştır!
İnsanın söz konusu olduğu hemen her yerde, bizim doğal yapımıza ve karakterimize uygun itiraflar yapmaktan çekinmeyiz. Hukukta, adalet sisteminde, pratik tipta, psikolojide, çeşitli bireylerin cezai ehliyetleri ve kavrama yetenekleri arasındaki en kılı kırk yaran ayrıntıyı ve farkı öne çıkartmayı; bu farklılıkları kademelendirmeyi ihmal etmez, yaptığımızı olağan buluruz.
Aydınlanmadan bu yana insan toplumunun düzenini şu ya da bu yönde radikal değiştirecek ve onun ileriye doğru gelişmesini destekleyecek teoriler birbirini kovalayıp durmakta ama bu teori ve tasarımlar içinde, bizim gerçek tabiatımızla ilintili her düşünce, insanın gerçek yapısının özellikleri yer almamaktadır. Kimileri, sanki toplumu oluşturan insanlar ilkece çoktan tamamlanmış ve mükemmelleşmiş gibi, sadece toplumu değiştirme derdine düşmüştür.
Düşünmeyi beyin bulmadı. Bunu yolun başında söylemiştik. Tıpkı bacakların yürümeyi, gözlerin görmeyi bulmadığı gibi. Bacaklar, karada hareket etme ve yer değiştirme ihtiyacına, evrimin verdiği cevaptır. Gözler, gelişmenin, yeryüzünün, nesnelerce yansıtılan bir ışınlamayla dolup taşmasına gösterdiği tepkidir. Işığın önce gelen varlığı, evrimin bu ışığa göre yönelebilecek organları geliştirmesine imkân tanımıştır.
Almanca "Geist," Türkçe "tin," psikolojik varlık, zihin, ruh, zekâ, akıl, bilinç vb kavramlarıyla kastettiğimiz şeyin reel (somut) varlığı, evrime, bizim kafamızın içinde,maddesel boyut ile bu psikolojik, zihinsel (tinsel) boyutu birbirine bağlama imkânı tanıdığı için evrim, beynimizi ve bilincimizi doğurabilmiştir.
Sizlerde mutalaka okuyun. Kitapla kalın.