Yu Hua’nın Yaşamak kitabını elime aldığımda, bu kadar sarsıcı bir hikâye okuyacağımı tahmin etmemiştim. Kitap, hayatın insana sunduğu tüm zorlukları, kayıpları ve hayatta kalma mücadelesini öylesine yalın bir dille anlatıyor ki, sayfalar ilerledikçe kendimi Fugui’nin dünyasında buldum. Fugui’nin hikâyesi, aslında çok tanıdık. Büyük hayaller, korkunç hatalar, yıkımlar ve yeniden başlama çabası…
Fugui, kitabın başında, varlıklı bir ailenin şımarık çocuğu. Kumar ve sorumsuzlukla her şeyini kaybetmesi, hayatının dönüm noktası oluyor. Başta bu karaktere kızmamak elde değil; ama zamanla hayatın ona attığı sert tokatları gördükçe, Fugui’nin insanlığına ve hatalarına anlayışla yaklaşıyorsunuz.
Kitap boyunca, Çin’in kültürel ve siyasi çalkantıları arka planda sürekli hissediliyor. Savaşlar, açlık ve devrimlerin bireylerin hayatını nasıl etkilediğini Fugui’nin başından geçenlerle birlikte iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Ancak bu kitap, sadece Çin tarihiyle ilgili değil. Aslında evrensel bir şey anlatıyor: Hayat, bazen size en ağır yükleri yükler ama bir şekilde devam edersiniz.
Yu Hua’nın dili son derece sade, hatta yer yer basit denebilecek kadar yalın. Ancak bu sadelik, hikâyeyi o kadar güçlü kılıyor ki, anlatılanların ağırlığı altında eziliyorsunuz. Fugui’nin karşılaştığı her trajedi, okuyucuyu biraz daha derinden yaralıyor. Öyle ki, bazı sayfalarda durup soluklanma ihtiyacı hissettim.
Kitabın sonunda “yaşamak” kelimesinin anlamı değişiyor. Yaşamak, sadece nefes almak değil; acılara rağmen, her kaybın ardından toparlanmaya çalışmak ve bu dünyada kalmaya devam etmekmiş. Fugui’nin hikâyesi umut dolu değil ama insanın dayanıklılığına dair çok şey söylüyor.
Yaşamak, okunması kolay ama sindirmesi zor bir kitap. Bitirdiğinizde iç dünyanızda bir şeylerin değiştiğini hissediyorsunuz. Fugui’nin hayatı, kendi hayatınızı sorgulamanıza neden oluyor. Basit bir hikâyeyle bu kadar derin duygular uyandırabilmek, Yu Hua’nın gerçek başarısı.