İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’da küçük bir köyde yaşayan iki küçük kızın; Fabienne ve Agnes’in öyküsünü okuyoruz. Bu iki kız ile belki de dönemin dinamikleri sebebi ile kimse ilgilenmiyor ki Fabienne’nin bir ailesi de yok, ikisi birbirine tutunuyorlar. Arkadaşlıklarını da kısaca kitaptan şöyle özetleyebiliriz; “Bir elmayı elmayla kesemezsiniz. Bir portakalı portakalla kesemezsiniz. Bütün o yıllar boyunca Fabienne ile kendimizi aynı dalda asılı iki elma yahut aynı sandıkta yan yana duran iki portakal ya da hatta şu tuhaf biçimli patatesler yahut turplar gibi birlesik benliklerle doğmus, iki bedende bir olduğumuza inandırmıştık. Ama bu yalnızca hayal kurmaktı.
Gerçek, Fabienne ve benim iki ayrı varlık olduğumuzdu. Ben Fabienne'in bıçağının biley taşıydım. Hangimizin daha sert malzemeden yapıldığını sormanın anlamı yoktu.”
Kendi dünyalarında bir oyun oynayıp kitap yazma işine giriyorlar. Sonrasında gelişen olaylar sebebi ile ayrı düşüp arkadaşlıklarını sorguluyorlar. Fabienne gerçekten de çok kendi şahsına münhasır ve güçlü bir karakter. Belki de bir ayrık otu. Agnes ise daha fazla ona kendini bırakmış bir karakter. Birbirlerini çok kendilerince seviyorlar. Bu arkadaşlık ilişkisini, Napoli romanlarındaki Lina ve Lenu’nun ilişkisine benzetenler de olmuş ; kitabın bir yerine kadar evet ben de katılıyorum.
Ancak, bence bu iki kızın derinliklerine yazarın çok inemediğini düşünüyorum. Kızların neden böyle oldukları, ilişkilerindeki dinamikler daha yüzeysel kaldığı için her iki karakter ile de çok fazla bağ kuramadığımı itiraf etmek durumundayım. Bana kalırsa çok daha güçlü bir metin olabilirmiş.