Renklerle mananın bir araya geldiği maneviyat yüklü bir roman. İzninizle kurgusunu anlatarak sizi mana denizine sürükleyeyim.
Yaşadığı sıkıntı zamanlara rağmen günlük tutmaya karar veren Rümeysa'nın günün birinde karşısına bir adam çıkar ve neden yetimhanede büyüdüğünün yanıtının yer aldığı bir defteri kendisine verir. Bu defter bir günlükten ibarettir ve babası Metin Bey'e aittir. Böylelikle roman boyunca yaşamlarına şahit olacağımız üç kişi de hikâyemize dahil olur; Cihan Bey, Nakkaş Adem Hoca ve Şah-ı Nakşibend.
Bir yandan 13. yüzyılda, Moğol istilalarının yaşandığı bir dönemde doğup büyüyen Seyyid Bahaeddin'in diğer yandan da seyyidin nasıl bir Şah-ı Nakşibende dönüştüğünü anlatan Nakkaş Adem Hocanın anlattıklarını okuyoruz. Kumaşlara nakış işleyen kişilere nakşibend denirmiş. Yapılan zikir kalbi süsler, nakışlar kalbe işlendiği için zikirden hasıl olan tesir nakşa, zikir de bu tesiri tespite yarayan bağa benzer. O yüzdende nakış nakış işlenen kalpler Mevla'yı bulur. Öyle ki Nakkaş Adem Hoca her rengi tek tek anlatarak nefis terbiyesine renge benzemiş manalar verir. Adeta nakış işler.
*Nefs-i Emmare
*Nefs-i Levvame
*Nefs-i Mülhime
*Nefs-i Mutmainne
*Nefs-i Radiye
*Nefs-i Mardiye
*Nefs-i Safiye (Renksizlik)
Şeffaf hale gelince nefis terbiyesi biter ve seyr-i sülük tamamlanır. Ama öyle bir renk var ki tanımlaması inancın rengidir.
Allah Aşkı; inanan kişinin kalbini yakıp kor eden, rengin dışına taşıp bedeninin rengini mora çevirir. Nasıl ki bedene vurulan darbe ile beden mora dönerse, kalbe gelen Lafza-i Celal darbeleri de manada gönül rengini mora bular.
Romanda pek önemli detay var lakin nacizane bana yansıyan kısmını paylaştım. Bakalım okuyunca sizlerle neler yakalayacaksınız.
Sadiye Erol Aykaç