Edebi türde denemeler yazan yazarımız yine etrafında gördüklerini anılarıyla harmanlayarak eşsiz kelimelerle bezemiş. Okurken edebi aleme dalış yapmadan edemiyorsunuz. Her yazı da ayrı bir derinlik var, kime vakıf oluyor kimi de hayretle bakıyorsunuz. Dilerseniz benim vakıf olduklarıma olduklarıma bakalım.
Evvela kitabı ismini veren Mavi Lâle'nin serüvenine dalalım. Osmanlı Devletinde bir dönem isim olmuş bir çiçek, Lâle. Öyle ki bütün bir ülkeyi lâle sevdası sarmış. Herkes ona gönlünce bir renk vermeye çalışmış. Batı'ya gidince sarıya dönmüş. Ama kimse Mavi Lâle'yi maviye boyayamamış. Gökyüzüne huzur verdiği gibi ruha huzur veren Mavi'yi duvarlarına yansıtmış Osmanlı insanı. Mavi mavi çiniler âlemlerine sevda katmışlar. Gelin görün ki her sevdanın bir nihayeti vardır ya, Mavi Lâle'de zamanla unutulunca Yitik Lâle'ye dönmüş adı. Rengisi yine mavi. Bir çiçeğe sevdalanan ve ona yürek veren bir milletiz aslında da, haberimiz yok. Tıpkı bir avuç edebiyat kadınları gibi. Kendi dönemlerinde erkek kimliğine bürünerek yazan Batılı kadınlardan farklı olarak isimleriyle var olmak istemişler. Çağının getirdiği eskilerle gene de gölgede kalmışlar lakin kalınlığının farkında olarak. Hele de nüfus sayımında adı işsizler hanesine yazılınca üzülen adli katibe olan Zekiye Hanım yok mu, beni hem tebessüm ettirdi hem de düşündürdü. "Cümle ile Kalbin Arası" yazısında hangisinin ruha dokunduğu ise bir sonuca varmasa da ikisininde ne kadar elzem olduğunu anlıyorsunuz. Velhasılı kelam "Dünya Paltosu"dan "Kara Kedi Ak Kedi"ye kadar diyar diyar dolaşmak ise cabası. Ah Melekler Şehri'ni de unutmayalım.
Nazan Bekiroğlu