Evvela kendisini tanıyalım. 14. yüzyılda yaşayan Câmi, dönemin Afganistan'ın Câm şehrinde doğmuş. O çağlarda insanlar anılırken yaşadığı bölgeye nispet ederek anıldığı için alimimiz İmadeddin'den Câmi'ye doğru bir serüvende yol almış. Keskin zekâsı daha çocukken fark edilince Nizamiye Medresesine verilmiş. Gel zaman git zaman meçhul birine âşık olan Câmi, hissettiği yoğun aşkın nedeniyle nefsinden firar edip Semerkand'a gitmiş. Ruhuna teselli ararken önünde tasavvuf kapıları açılmış ve bir mürşit olarak Sa'deddîn Kaşgârî'nin dergahına ayak basmış. Ve uzun yıllar orada yaşamış. Kaşgârî'nin kızıyla evlenmiş. Dört oğlu olmuş ve sadece biri uzun bir ömür sürmüş. Şeyh vefat ettikten sonra hacca gitmeye karar vermiş. Eh tabi günümüzdeki gibi uçakla gidilmiyor. Birçok şehirden geçerek ve binbir badireler atlarak kutsal topraklara varmış. Geçtiği kimi yerde hürmet görmüş kimi yerde eza çekmiş. Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet onu İstanbul'a çağırsa da yüksek tabakada gözü olmayan Câmi hac vazifesini yerine getirdikten sonra yaşadığı şehre geri dönmüş. Ve birçok eser kaleme almış.
*Rubailer; eşsiz şiirlerin seçmeler.
*Bahâristân; ibret dolu öyküler.
*Nefehâtü'l-üns; mutasavvıfları hayatları.
*Levâyih; tasavvufi görüşler.
Ayrıca tasavvuftaki cami'ül cem tabiri onunla birlikte bilinir olmuş. Peki nedir cami'ül cem? İnsanın gözünün hakka, sol gözünün ise dünyaya bakmasıdır. Yani aynı anda iki alemide müşahade edebilmek demektir ki en zor mertebelerden birisi. Bundan sebep her iki gözümüzün açık olması için hem okuyalım, hem öğrenelim inşallah.
Molla Câmî