Bu kitapta; neden ve nasıl evlendiklerini bilmediğimiz fakat bulundukları bölümler boyunca anne ve baba olmayı hak etmediklerini tüm çıplaklığıyla gördüğümüz iki mahlukatın evlatlarının dönüşümünü seyrediyoruz. Öykümenin adından hareketle New York’un yozlaşmasına karşı ciddi bir eleştiri sayılabilir. Bu yanıyla edebi edepsizden öğreten güçlü bir vesika. Yeşilçam’ın arabesk filmlerine olan benzerliğine rağmen onlar gibi çiğ, çirkin ve itici olduğunu iddia etmek mümkün değil. Amerikan natüralizminin ilk örneği de sayılan eser aynı zamanda yazarın ilk edebî çalışması. İlki olmasına rağmen yazarın sanatsal kaygılarının tüm çalışmaya sindiği ve eserin kendini bir oturuşta okuttuğunu söyleyebilirim.
Eser, basbayağı kötü yola düşmenin hikâyesini anlatıyor. Fakat bunu yaparken kahramanların iç dünyasını sergilemesine rağmen okurun en hassas duygularını sömürgeleştirmeye yönelik hareketlerde bulunmuyor. Bu durum da okurda empatiden ziyade acıma ve tiksintiden mürekkep bir hissi tetikliyor. Kitabın ismi Sevgiye Duyduğum Açlık olsaydı sanıyorum cuk diye otururdu. Zira yoksulluğa batmış olan anne denemeyecek alkolik Mary ile baba denmesi namümkün adamın kendi öz çocukları Jimmie ile Maggie’ye verdikleri yalnızca büyük korku, dayak ve siniklik. Baba öldükten sonra aile reisliği mertebesine yükselen oğlan çocuğu, zaten tekinsiz sokaklarda çetin “erkeklik” mücadeleleri vermiştir ve “erkekçe” bir üstünlükle donatmıştır kendini. Ayyaş annesini tıpkı babası gibi dövdüğü satırlarda kanım çekildi ve “Hah! Armut dibine düştü!” demekten alıkoyamadım kendimi. Burada yazarın, annelik sıfatını verdiği kadını bir insan değilmiş gibi takdim etmesi bir noktadan sonra beni çok rahatsız etti. Neye sebep durmadan içtiğini, çocuklarını dayak arsızı hâline getirdiğini, kocasıyla dövüşüp durduğunu katiyen öğrenemiyoruz. Velhasıl, ipleri eline alan Jimmie, omuzlarına yük hâline gelen kardeşini bir işte çalışmaya mecbur bırakır. Yaka ve manşet atölyesinde çalışır. Derken bir gün âbisi Jimmie arkadaşını getirir: Pete. Çizilen New York resmindeki erkeklerin mantığı, vicdanı ve ahlakı tamamen çürümüştür. Bu mide bulandırıcı hesaba göre o nasıl birtakım adamların kız kardeşlerini kullanıp atıyorsa Pete de bir erkek olarak üzerine düşeni yapar. Jimmie’nin, kitap boyunca çok kısa ama vurucu olan bu vicdan muhasebesi asla iyi yola çıkamaz. Çünkü o, onun kız kardeşidir. Hoş, el âleme rezil olmamak için ve biraz da kardeşlik kırıntıları ile evden kovdukları Maggie’yi bulup getirmeyi ister lakin kızına “her şeyi veren” annesi kaskatı ahlakî anlayışı gereği bunu reddeder. Gizli ama büyük bir zevkle! Allah’ım! Annesinin kendi evladına karşı riyâkarca ve rezilce duygularının serpiştirildiği bu satırlarda keskin bir biçimde okumaz olaydım dediğim Amerikan yeraltı edebiyatı eserleri aklıma geldi. Her türden sinir zedeleyici olan bu edebî türlere bu natüralist yazarın tesiri olmalı! Kanıtım yok ama en azından Brooklyn’e Son Çıkış’ın yazarı bunu okumuş olmalı, diyorum!
Peki Maggie ne yaptı? Sadece sevilmek istedi. Hiçbir günahı olmadığında bile içindeki aşkın engel olunamaz etkileri sebebiyle onu sürtüklükle suçlayan annesinin kılavuzluğuna muhtaç gariban bir kızcağızdı ama bundan tamamen yoksundu. Yine bileğindeki güç ile erkekçe hisseden Pete de Jimmie’de olduğu gibi aslında içinde ahlaki kırıntılar taşıyordu. Fakat çevre kötüydü, toplum kötüydü, aklıselimliği öğrenecek ya da öğretecek kimse yoktu. Kurtarılmazlardı. Bu anlamda kitabın adı Kurtarılamayacaklar da olabilirmiş. Yazar kitabın tek masum karakterini başlığa layık görmüş, anlaşılır bir şekilde ancak kitap Maggie kadar Jimmie ile de alâkalı ve Pete ile birlikte, biraz da edebî akımın soyaçekim ilkesi gereği üçünün ortak noktaları şuydu: Kötülük girdabından kurtulmaları imkansızdı. Maalesef, tüm saflığıyla “aile namsunu” lekelediği töhmetiyle Maggie ahlak kumkumalarının seyirciliği eşliğinde kapıdan geri çevrildiğinde en azından bir gececik ona sığınak olan ikinci kattaki kadından bahsetmem gerek. Eğer bu kısacık anlatılan, önemsiz gösterilen ve kendi sözüyle “ahlaka düşkün olmayan” bu yan karakter olmasaydı bu New York hikâyesine karşı hakikaten öfke duyabilirdim. Hoş, dananın kuyruğu 17. bölümde kopuyor. Maggie, merkezdeki şık ve şaaşalı caddelerinin kaldırımlarından yolu bozuk gettolara doğru giderken “Ah, zavallı!” diye iç geçirdim. Seçtiği Mary adıyla annesinden intikam almış oluyor mu, emin değilim ancak zannımca bu bölümdeki isim tercihi de yine yeraltı edebiyatı eserlerine gebelik işareti sayılabilir!
Üslubunu değerlendirirken yazarın yansıttığı sokak dilinden söz etmek gerek ki natüralizmin karakteristik özelliklerindendir. Diyaloglar, tam da beklenileceği üzere teklifsiz, kaba saba ve yer yer hakaretlerle dolu. Zaten öyle bir çevrede dünyaya gelmiş, öyle anne baba tarafından boş verilmiş çocukların kitabi konuşması mümkün olmazdı. Bu vesileyle çevirmen Nilgün Miller’in işinin hakkını verdiğini, diyalogları Türkçe sokak diline hakkıyla çevirebildiğinin altını çizmek gerek.
Daha fazla içerik için yazı defterimi ziyâret edebilirsiniz:
evcimenkalem.wordpress.com