Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı olan Eylül gerçekten de bizlere karakterlerin içlerini, hislerini, duygu ve düşüncelerini derinlemesine veren; bu hisleri bizim de ruhumuza işlemeyi çok iyi başaran bir eserdi.
Karakterler muhakkak hepimizin düşündüğü şeyleri düşünebiliyor ve kendileriyle derin bir iç muhakemeye giriyorlar. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini, kendi içlerinden neler geçirip kendi kafalarında ne seslerle mücadele ettiklerini tüm ayrıntılarıyla okuyabilmek muazzamdı.
Öncelikle ben, bu eseri lise yıllarımda okumuştum ama çok üstünkörüydü. Hatta öyle ki hiçbir şey anlayamadan, sıkılarak bırakmış da olabilirim. Kurgudaki isimlere o aralar alışamamıştım. Suat'ı devamlı bir erkek, Süreyya'yı devamlı bir kadın olarak beynim kabul ediyordu ve sahneleri okurken beynim yanıp duruyordu :D Betimlemeler ve karakterlerin karşımıza çıkan derin düşünceleri o kadar uzun geliyordu ki, okumaktan sıkılıyordum. Sıkıldığım için kendimi kurguya da veremeyip anlayamıyordum.
Şimdi okuduğum zaman ne kadar pişmanlık duyduğumu anlatamam. :) Çünkü bu uzun betimlemeler, bu uzun iç sesler, bu derin duygu ve düşünceler benim o kadar hoşuma gitti ki kitaba tam anlamıyla bayıldım.
Asla tasvip etmeyeceğim bir olay var aslında ama zaten karakterlerimizin ikisi de bunun farkında. Onlar da kendilerinden utanıyor, iğreniyor, böyle şeyler düşündükleri için kendilerinden nefret ediyorlar. Ve fiziksel bir aldatma kesinlikle yok. Evet, çok yanlış bir şekilde birbirlerini seviyorlar ancak bu sevgileri hep saygı çerçevesinde kalmaya devam ediyor. Nihayetinde Necip sadece bir kere, Suat'ın ellerini tutup gözlerinden öpebiliyor. Ama tüm bunlar haricinde gözleriyle birbirlerini seviyorlar. Gözleriyle birbirlerine pek çok şey anlatabiliyorlar. Gözlerden alabildikleriyle mutlu olabiliyorlar.
Hikâyemiz bir aile köşkünde, Suat ve Süreyya isimli evli çiftimizin mutlu görünen aile tablosuyla başlıyor. Süreyya da Suat da birbirlerini çok seviyor gibi görünüyor, oysa Suat'ın hep kendinden ödün vererek Süreyya'yı mutlu edebilmek için çırpınıp durduğunu ve mutluluk ile aşkın tanımının onun için böyle bir şey olduğunu sandığını görüyoruz. Garip bir cümle oldu, ama neyse :D
Sonuçta Suat, mutluluğun da aşkın da doğru tanımını daha sonraları keşfedecek.
Bu aile köşkünde Süreyya'nın anne babası, kız kardeşi Hacer ve eşi Fatin ile yaşıyorlar. Ara sıra da evlerine, Süreyya'nın kuzeni olan Necip gelip gidiyor. Suat ve Süreyya bir yalı bulup nihayet taşıdıklarında Necip onlara gelip gitmeye devam ediyor ve bu süreçte Suat'a karşı bir şeyler hissetmeye başlıyor. Derin derin zaten tüm hislerini ve düşüncelerini okuyabiliyoruz. Uzaklaşmaya, kaçmaya çalışıyor. Bunun yanlış olduğunu biliyor, ahlaksızca olduğunu biliyor ama kendisini geri çekemiyor. Bir süre sonra Suat da ona karşı bir şeyler hissetmeye başlayınca asla uzaklaşamıyor.
Aslında Süreyya'ya gerçekten çok kızdım. Gül gibi karısı varken, onu mutlu etmeye çalışıp tüm sevgisini vermeye çalışan güzel, anlayışlı, saygılı, tüm huyları birbirinden güzel ve yetenekli bir eşe sahipken kıymetini bilmeyen bence oydu.
Yalıya geçtiğinden beri bir sandal sevdası tutturdu. Suat'ın gelemeyeceğini bildiğinde bile umursamadan sandalla keyif yapmaya devam etti. Kızın her gün gözleri endişeyle denize gidiyordu. Yüreği hop oturup hop kalkıyordu ona bir şey olacak korkusuyla. Ama beyefendinin umurunda bile değildi. Sandaldan sonra balık sevdası da başlayınca eve hiç gelmez oldu. Bu sırada eve girip çıktığını, onlarda kaldığını bildiği Necip ile karısını devamlı yalnız bıraktı. Devamlı ya devamlı ve bundan hiç pişmanlık duymuyordu. Resmen karısından, onunla vakit geçirmekten kaçıyordu. Resmen karısından sıkılıp devamlı uzaklaşıyordu. Kızın piyano çalmak gibi bir hobisi varken bunu boş bulup devamlı kafa ağrıttığını dillendiriyor ve alaya alarak onun yüreğini incitiyordu. Necip ise tam tersiydi. İnsana kendisini değerli hissettiriyordu. Desteğiyle, düşünceleriyle...
Üstelik kitabın sonunda Süreyya'nın yaptığı hareket de korkudan elbette ama, yine de bana gerçekten Suat'ı "ölesiye" sevmediğini kanıtladı.
Bir yandan Necip'in umutsuz sevdası yüzünden yanışına ne kadar üzülsem de bir yandan onu boğazlayasım geliyordu. Her konuda üste çıkmayı o kadar iyi becerebiliyordu ki. En ufak bir şey olduğunda düşünmediği kötü düşünce kalmıyordu. Ama Mehmet Rauf mükemmel bir analiz yeteneğine sahip. İnsanız sonuçta ve iyi düşünen yanımız olduğu kadar kötü düşünen yanımız da var. Hatta kötü ve olumsuz düşünen, daima şüpheyle yaklaştığımız yanlarımız daha baskın.
Mehmet Rauf'un kalemine hayran kaldım. Karakterleri bu kadar derinden analiz ederek bizlere ince ince her detayıyla sunabilmesine gerçekten bayıldım. Kitabımızın ismi olan "Eylül" bile o kadar anlamlı ki. 2 sayfa boyunca eylül hakkında edebi görüşlerini karakterlerin düşüncelerinden vermişti ve gerçekten, bir eylül ayında tüm o edebi özellikler bir bir yaşandı. Kurguya bu kadar manalı başka bir isim düşünülemezdi.
Derin betimlemeler ve uzun uzun iç düşünceler, hisler okumayı sevmeyenler varsa sıkılabileceklerini söyleyebilirim ama kurgu epey sarıyor ve âdeta bir dizi gibi gözünüzde canlanıyor. :) Ben çok sevdim, umarım sizler de bir şans vererek okur ve benim kadar sevebilirsiniz. :)